19 Aralık 2009 Cumartesi

MÜSLÜMANIN TEVEKKÜLÜNÜ HİÇ BİRŞEY ETKİLEYEMEZ


Tevekkülden uzak bir insanın kuruntuları, kuşkuları, endişeleri, korkuları bitmez. Herşey böyle bir insan için tehlike niteliğindedir. Her yerden, her insandan kendisine zarar gelebileceğine inanır. Şüpheci, huzursuz yani sağlıksız bir karakterle yaşar. Allah’a güvenmenin rahatlığından uzak kaldığı için kendi sıkıntılarıyla kavrulur. İmanlı insan ise her ne olursa olsun Allah’a güvenip dayandığı, O’nu dost bildiği için tevekkülün konforu altında son derece kalender, neşeli ve sağlıklı bir ruh haliyle yaşar. Böyle bir insanı sarsabilecek, üzebilecek, yıpratabilecek hiç bir şey yoktur. Çünkü herşeyi Rabbimiz'in yarattığını bilir. Rabbimiz'in sonsuz gücüne dayanıp güvenmiştir. Bu sonsuz gücün desteğiyle hareket etmenin huzuru içerisinde yaşar. Allah dilemedikçe hiç kimsenin en ufak bir şey yapamayacağının bilinci hayatının temeli olur. Cahiliye ahlakını yaşayan veya imanı zayıf olan kimselerde ise “bam teli” diye bir inanış vardır. Bu yanlış düşünceye göre kişinin tahammülünün sınırları vardır ve hassasiyet gösterdiği konularda üzerine gidildiğinde veyahut kendisine göre olmasını istemediği bir durumla karşılaştığında şiddetli bir reaksiyon göstermesi normaldir. Aslında anormallik olan dengesizce davranışlar, bu terimin ardına saklanılarak tevil edilmeye çalışılır. Oysa hoş olmayan ve pek çok örnekle sıralanabilecek dengesiz davranışların altında yatan ortak sebep tevekkülsüzlüktür. Yani Allah’ın her anı kaderde bir hayırla yaratmış olduğunu unutarak kişinin kendini olumsuz bir ruh haline terketmesidir. Eğer bir insan tam anlamıyla Allah’a tevekkül etmiyorsa, o insanın mutlaka zayıflık göstereceği, üzüleceği, endişe duyacağı konular olacaktır. Bu da kişinin imanındaki zaafiyeti, eksikliği gösterir. Derin bir imana sahip, Allah'a gönülden teslim olan salih bir mümin için ise üzülme, endişe duyma, zayıflık gösterme gibi bir şey asla yoktur.Allah insanı dünya hayatında çok farklı konuyla deneyebilir. Örneğin insan ölümle, hastalıkla, malını mülkünü yitirip zorluk içinde kalmakla, sevdiği insanları yitirmekle, onların başına istenmeyen bazı şeylerin gelmesiyle ve bunun gibi pek çok konu ile denenebilir. Eğer böyle bir durumla karşı karşıya kalınmışsa bunda mutlaka hayır olduğunu bilmek, Allah’a tevekkül ederek metanetle olayları karşılamak gerekir. Mutlaka karşılaşılan durumu peygamber ahlakı gibi bir ahlakla değerlendirmek, Allah’a tam bir teslimiyetle teslim olmak gerekir. Allah, “Sen, O güçlü ve üstün, esirgeyici olan (Allah')a tevekkül et.” (Şuara Suresi, 217) diye buyurmaktadır.Eğer bir insan dünyadaki geçici menfaatleri değil, ahiretteki kalıcı sonsuz güzellikleri istiyorsa, dünyada endişe duyabileceği hiç bir konu kalmaz. Çünkü eğer insan kaygı, üzüntü gibi birşeyleri yitirme korkusuna bağlı duygular hissediyorsa, bunlar dünyadaki menfaatleri yitirmeye dayalı korkulardan kaynaklanıyordur. Ancak dünyadaki kısa imtihanını Allah’a tam bir tevekkül göstererek, O’nun rızasını kazanarak sonsuz güzelliğe, sonsuz rahatlığa kavuşmak istiyorsa, asıl yurt olarak dünyayı değil ahireti seçtiyse, konulara olumlu tepkiler vermesi, kalben çok müsterih olması son derece kolay olur. Allah'ın Kuran'da ahlaklarını örnek verdiği Müslümanlar da a her ne olursa olsun tam tevekkül içerisinde olan mübarek insanlardır. Öyle ki Allah yolunda eziyete uğramış, işkence görmüş, sözlü saldırılara maruz kalmış, canlarıyla ve mallarıyla imtihan edilmişler ama son derece şevkle, azimle Allah yolunda yaşamaya devam etmişlerdir. Allah bu güzel ahlakı şöyle haber vermiştir:"Bize ne oluyor ki, Allah'a tevekkül etmeyelim? Bize doğru olan yolları O göstermiştir. Ve elbette bize yaptığınız işkencelere karşı sabredeceğiz. Tevekkül edenler Allah'a tevekkül etmelidirler." (İbrahim Suresi, 12)Bu, tüm salih müminlerin örnek alması gereken asil bir davranıştır. Müminler başlarına en umulmadık, zahiren en zorlu, en sıkıntı verici gibi olaylar gelse de, çok büyük bir bolluk ve rahatlık içinde yaşasalar da aynı içtenlikle ve sevgiyle Allah'a dönüp yönelir ve hep aynı neşeyle, huzurla ve rahatlıkla yaşarlar.

7 Aralık 2009 Pazartesi

İÇTEN SAMİMİ DUA EDEREK RABBİMİZ'E YÖNELMEK

Dua etmek Allah’ın kullarına lütfettiği çok güzel bir nimet ve çok büyük bir lütuftur. Allah Kuran’da, dua eden kullarının duasına icabet edeceğini bildirerek insanları Kendisi’ne yönelmeye çağırmıştır. Bakara Suresi’nin 186. ayetinde şu şekilde bildirilmektedir:

'Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar.'

İnsanların tamamı her şeyleriyle Allah’a muhtaç yaşarlar. Aklı veren, zekayı, gücü, sağlığı, güzelliği, yetenekleri, malı, mülkü kısaca akla gelecek herşeyi insanlara lütfeden yalnızca Yüce Allah’tır. Günlük hayat içinde Allah bir sebeple bu nimet ve güzelliklerden birini eksilttiğinde insan bir anda, Allah'ın lütfetmesi dışında o nimetin var olamayacağını görür ve yalnızca Allah’tan yardım ister. İnsanlar bu tip zor anlarında tüm samimiyetleriyle Allah’a yönelirler ve kendilerine yalnızca Allah’ın yardım edeceğinin şuurunda bir ahlak gösterirler. Bu imanlı insanların doğal ve güzel bir tavrıdır. Ancak insanın zor anlarında olduğu gibi rahatlık dönemindeyken, nimet ve bolluk içindeyken, her istediği elindeyken, sağlıklıyken de Allah’ın büyüklüğünü, azametini herşeye kadir olduğunu düşünmesi ve bu düşüncelerle samimi olarak Allah'a dua etmesi gerekir. Nitekim daha derin düşünen müminler bu önemli gerçeği bilirler ve Allah kendilerini nimet içinde yaşatırken de için için dua ederek Allah’a şükrederler.

Duanın en önemli özelliklerinden biri de, Allah ile kul arasında sıcak bir bağlantı kurmak için bir yol olmasıdır. Allah’a yakınlaşmak isteyen mümin, içinde bulunduğu zor durumları ve isteklerini Allah’a açar. Herşeye güç yetirenin, herşeyi yapanın Allah olduğunu kendisinin ise yalnızca Allah'ın aciz bir kulu olduğunu en derin şekilde hissederek samimiyetle Allah’a yönelir. Böyle samimi ve güzel bir ruh haliyle dua eden kullarının dualarına Allah inşaAllah icabet edeceğini bildirmiştir. Allah Kuran’da Kendisi’ne içten bir kalple yönelerek dua edilmesini şöyle bildirmiştir:

Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez. (A’raf Suresi, 55)

Mümin dua ederken ayrıca, istediği her türlü imkan ve nimetin Allah’a ait nimetler olduğunu bilerek dua eder. Zenginlik istiyorsa gerçekte bunun Allah’ın zenginliği olduğunu bilerek, akıl istiyorsa bunun Allah’ın sonsuz aklının bir tecellisi olduğunu bilerek Allah’tan talep eder. Bu yüzden de Allah’a gönülden yönelen müminler, ‘Allah’ım tecellin olarak bizi zengin et” derler. Ya da insanlara güzel ahlakı tebliğ edenin ve kalplerinde etki oluşturacak olanın Allah olduğunu bilerek, “Ya Rabbim tebliğini arttır bize bunu göster, bizde bunu tecelli ettir” diye dua ederler.

Mümin dua ederken sürekli olarak Allah'ın yarattığı mükemmel kadere teslimiyet ruhu içerisindedir. Örneğin ciddi bir hastalığı olan mümin Allah’tan şifa ister. Sağlıklı olup Allah’a hizmet etmeyi ve iyileşmeyi Allah’tan umar. Ancak Allah, bir hikmet üzerine şifa nasip etmezse, bu durumda mümin Allah’ın yarattığı kadere en güzel şekilde razı olur. Allah’ın yarattıklarında mutlaka hayır görür. Allah’ın hastalıkla kendisini denediğini, buna sabretmekle ahiretteki hayatının güzelleşebileceğini, cennete girmeyi layık olabileceği üstün bir ahlaka erişebileceğinin ümidi içerisinde olur. Allah’ın bu hastalıkla kendisini derinleştirdiğini, olgunlaştırdığını, dünya hayatından uzaklaştırarak yalnızca ahiretteki sonsuz hayata yönelttiğini düşünür ve her zaman şükür halinde yaşar.

SÖZÜN EN GÜZELİNİ SÖYLEMEK


Müminler için konuşma büyük bir ibadettir. İman edenler, Allah'tan her zaman akıl, hikmet ve hayır dolu konuşmalar yapabilmeyi isterler. Konuşmalarında Rabbimiz'i zikreder, insanlara sözün en güzelini söyler, onlara güzel ahlakı tebliğ eder, iyiliği emreder kötülükten men ederler. "Allah'a çağıran, salih amelde bulunan ve: "Gerçekten ben Müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kimdir?" (Fussilet Suresi, 33) ayetiyle bildirildiği gibi, dünyada en güzel sözle konuşan insan, Kuran'da öğütlenen ahlakı yaşamaya çağıran kimsedir. Müminler Allah'ın razı olacağını umdukları bu konuşma üslubunu kullanarak Rabbimiz'in rahmetine ve cennetine kavuşabilmeyi umut ederler.

Kuran'ın “Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle...” (İsra Suresi, 53) ayetiyle Allah insanlara birbirlerine sözün en güzelini söylemelerini bildirmiştir.

Büyük İslam alimlerinden Muhyiddin İbni Arabi, güzel söz söylemenin önemini eserlerinde şöyle hatırlatmıştır:


İsteyeni boş çevirme, güzel bir sözle dahi olsa onun gönlünü al, güler yüz göster. İleride Allah'a mülaki olacağını düşün! (Fütühat-ı Mekki'den-İbni Arabi, Altın Sahifeler, Pamuk Yayıncılık, s. 44)

Güzel sözlü ol! Bu hususta sana şunu tavsiye ederim: 'Bütün insanlar konuşurlar. Sen en iyi konuşan ol ki, sözün dinlensin... (Fütühat-ı Mekki'den-İbni Arabi, Altın Sahifeler, Pamuk Yayıncılık, s. 104)


Amellerine ve davranışlarına dikkat ettiğin gibi sözlerine de dikkat et.
Çünkü sözlerin, davranışlarının cümlesindendir. Bu sebeple kim sözünü amelinden sayarsa ameli az olur.
Şunu da iyi bil ki, Allah kullarının sözlerini dikkate alır. Zira Allah her söyleyenin söylediği sözünün yanındadır... Allah onu sana soracaktır... Allah Teala buyurdu:
Söylediği hiçbir söz yoktur ki yanında hazır bulunan bir gözcü (melek) onu kaydetmesin.
Bu ayette ki melekten, sözlerini bir bir sayıp kaydeden melek kastedilmiştir. Yine Allah (c.c) şöyle buyurdu: Oysa yaptıklarınızı bilen, değerli yazıcılar sizi gözetlemektedirler...
Yine şöyle buyurdu:
Fısıldaşmalarının çoğunda hayır yoktur.
Fısıldaşma da bir sözdür. Onun için konuştuğun zaman Allah'ın sana verdiği ölçüler konuş. Allah Resülu de şaka yapardı ama söyledikleri hep doğru idi.
Öyleyse sen de Allah'ın hoşnut olacağı sözleri söylemelisin... (Fütühat-ı Mekki'den-İbni Arabi, Altın Sahifeler, Pamuk Yayıncılık, s. 37)

4 Aralık 2009 Cuma

SEVGİ MÜSLÜMANLAR İÇİN BÜYÜK BİR NİMETTİR; SEVGİSİZLİK İSE, İNANMAYANLAR İÇİN BİR BELADIR


Allah’a olan güçlü imanı, Allah korkusu ve Allah’a karşı olan içli sevgisi, Müslümanın en önemli yaşam kaynağıdır. İnsan ancak bu sevgiyle maddi ve manevi olarak güç bulur, sağlıklı ve dengeli bir ruha sahip olur. Allah sevgisi insana her yönde güç ve ümit verir. Kişi, bedenen ve ruhen hiç azalmayan bir çaba ve canlılık içerisinde olur. Her an, çok sevdiği Rabbimiz olan Allah’a kavuşacağının, Allah’ın kendisini müjdelediği ahirete geçeceğinin ve Allah'ın cennet lütfetmesinin ümidi içindedir. Allah’a olan sevgisi mümine müthiş bir kararlılık ve irade verir. Aklını açar, daha sağlıklı ve Allah’ın razı olacağı şekilde düşünmesini sağlar. Olaylara akılla bakmayı, herşeyi akılla değerlendirmeyi öğretir. İnsanın fiziki anlamda da sağlığına vesile olur. İnsanın bedeni, ruhunun mükemmelliği ile daha dinç ve daha sağlıklı olur. Ruh bedene direk olarak etki etmektedir. Ruhtaki iman coşkusu, Allah sevgisi, imanın gücü, insanın cildine, vücut direncine, gülmesine, ses tonuna ve birçok fiziki özelliğine olumlu etki eder.

Allah sevgisini ve bundan kaynaklanan sevgi çeşitliliğini yaşamayan insanların ortak özelliği ise, fiziksel anlamda hasta olmasalar da, bu kimselerin hastalıklı bir görüntüye sahip olmalarıdır. Vücut, insanın ruhundan aldığı emirle hastalanmaya, sıkılmaya, halk arasında bezginlik olarak tarif edilen ruh haline eğilim gösterir. Örneğin böyle insanların yürüyüş şekilleri de önemli bir belirtidir. Canlı, şevkli bir ruhla değil, eğik durarak, bıkkın bir görüntü sergileyerek yürürler. Aynı şekilde ruhlarındaki bu önemli boşluk seslerine de etki eder. Rahat, huzurlu, canlı ve neşeli değil, kötü ve dinleyene sıkıntı veren bir ses tonuyla konuşurlar.
Oysa Allah sevgisini coşkun bir şekilde yaşayan bir kişinin, yürüyüşü sesi, bakışı bu modelden çok farklıdır. Allah’a olan sevgisinin gücüyle her tavrı, sesi, bakışları daima şuurlu, akıllı ve dikkatlidir. Allah’ı seven, Allah’ın yarattıklarına karşı da sevgiyle, muhabbetle, sevginin verdiği dikkatle bakar.

Ruhlarında sevginin eksikliğinden kaynaklanan boşluğu yaşayanlar, fiziksel anlamda canlı olmalarına rağmen, hem bedenen hem ruhen bu canlılıktan uzak bir görünüm sergilerler.

Böyle bir şuur açıklığı içerisinde olan Müslümanın sevgiyi yaşarken, azla yetinmesi değil, sürekli Allah’tan daha fazla sevme gücünü istemesi gerekir. Vicdanlı ve Allah’tan korkan bir insanın Allah'ın yarattığı güzelikleri sevme kapasitesi de çok yüksektir. Müminin sevgi arayışı, imanının derinliğiyle doğru orantılıdır. Allah’a olan imanının gücü ve coşkusu arttıkça, sevgi gücü de artar. Bu kişinin, belirli bir çaba sonucunda elde edeceği bir şey değildir. Allah iman sahibi, samimi olan her Müslümana bu hissi verir. Bu güzelliği onun kalbine ilham eder. Ama elbetteki mümin bu nimeti elde edebilmek için sürekli olarak samimi dua eder, bunu Allah’tan şiddetle ister. Çünkü Müslüman Allah’ı hep daha fazla, daha coşkulu ve daha samimi sevmenin ihtiyacı içindedir. Allah'ı ve Allah’ın yarattığı güzellikleri sevmede bir sınırı yoktur. Allah'ı herkesten ve herşeyden çok daha fazla ve derin bir sevgiyle sevmesine rağmen, bununla yetinmediği için sürekli olarak Allah’a, Allah’ı çok daha da fazla sevmek için dua eder. Allah’a olan sevgisi arttıkça, Müslümanlara ve Allah’ın yarattığı tüm güzelliklere olan sevgisi de artar. Kalbi Allah sevgisiyle dolu olan bir kişinin bir nimete duyduğu sevgi ile, böyle bir sevgiden yoksun olan bir kişinin hisettiği sevgi birbirinden çok farklıdır. Belki bu nimete baktıklarında ikisi de aynı güzelliği görürler ama, Allah’ın bu iki kişinin ruhunda yarattığı etki birbirinden tamamen farklıdır.

Samimi Müslümanların, Allah’ın verdiği en büyük nimetlerden birisi olan “sevgi gücünü” çok iyi kullanmaları ve Allah rızası için sevgiyi yaşamada önlerindeki tüm engelleri kaldırmaları gerekir. En büyük engellerden birisi kişinin bu konuda iradesini kullanmayıp ruhunu tembelliğe alıştırmasıdır. Allah’ın verdiği bu imkanı gereği gibi değerlendirmeye yanaşmamasıdır.

Örneğin insanın önünde bir boya tenekesi olduğunu düşünelim. Onun içinden parmağıyla alıp boya yapmaya kalksa ne denli yetersiz kalacağı ortadadır. Bunun yerine tüm imkanlarını kullanarak bol bol aldığında ise, hem zamanı, hem boyayı en iyi şekilde değerlendirip, amacına da en hızlı şekilde ulaşacaktır.

Müslümanın Allah’ın tecellilerini severken de ruhunu en derin güçte kullanması; sözleriyle, samimiyetiyle, tavırlarıyla bu sevgisini en mükemmel şekilde ortaya koyması gerekmektedir.

SONUÇ

Gerçek ve samimi sevgi; Allah’ın yalnızca Müslümanlara verdiği, dünyada ve sonsuz ahiret hayatındaki en büyük nimetlerden birisidir. Allah’ın rızasını amaç edinmeyenler ve Kuran ahlakını yaşamayanlar için, gerçek sevgi onların hiçbir zaman ulaşamayacakları büyük bir nimet kaybıdır. İnsanların birçoğu sevginin taklidini yapıp, sevgiyi yaşıyormuş gibi görünmeye çalışabilirler. Ancak herşeyin yaratıcısı olan Yüce Rabbimiz Allah, Allah sevgisini yaşamayan ve iman etmeyenlere bu sevgiyi vermeyeceğini, ancak iman edenler için bir sevgi kılacağını Kuran’da kesin bir gerçek olarak şöyle bildirmektedir:

“İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır.” (Meryem Suresi, 96)

BALARISI MUCİZESİ

- Tek bir larva, büyüme dönemi boyunca yaklaşık 10.000 kere işçi arılar tarafından ziyaret edilir. Arılar, larvaların hangisinin kaç günlük olduğunu, hangisinin ne ile besleneceğini çok iyi bilirler.

- Yedinci gününde larva yemek yemeyi keser ve bakıcı arılar larvanın bulunduğu hücrenin ağzını mumdan yapılmış, hafif kubbeli bir kapak ile tamamen kapatırlar. Bu sırada larva da kendi ürettiği bir madde ile bulunduğu odanın içinde etrafına koza örerek kendini buraya hapseder. Kozanın özelliği içerdiği "fibroin" isimli protein sebebiyle kuvvetli bir bakteri öldürücü ve enfeksiyon önleyici etkisi olmasıdır. Lavralar ördükleri koza sayesinde mikroplardan korunurlar.

- Larvalar 3 günlük olana kadar arı sütü denen bir besinle, 3. günden sonra da arı ekmeği denen bir besinle beslenirler. Sadece kraliçe olacak arılar 6 gün boyunca arı sütü ile beslenirler. Fazla gelişmelerini ve kraliçe arı olmalarını sağlayan unsur sadece farklı beslenmeleridir.

- İşçi arılar 12. günlük olduklarında balmumu üretecek hale gelir ve dışarı çıkıp hemen peteği inşa etmeye başlarlar.

- İşçi arılar kovanı temizlerken tüm artıkları ve yabancı maddeleri kovanın dışına sürükler ve metrelerce uçarak kovandan çok uzağa atarlar.

- Kovan içindeki yabancı madde taşıyamayacakları kadar çok büyükse, o zaman bunu “propolis" adı verilen bir madde ile kaplarlar. Arılar propolisi bazı ağaçların yapışkan tomurcuklarından alt çeneleri yardımıyla kemirdikleri reçineye ağız salgılarını ekleyerek üretir. Arı reçinası da denen propolisin özelliği içinde bakteri barınamamasıdır Arılar kovan içinde öldürdükleri ve dışarı taşıyamayacakları kadar büyük olan böcekleri propolisle kaplayarak bir nevi mumyalama işlemi yaparlar.

- Arılar kovandaki çatlak ve delikleri de propolis denen bu maddeyle sıvarlar. Ayrıca sıcaklığın çok yüksek olduğu bazı volkanik arazilerde peteklerin erimemesi için, balmumuna propolis ekleyerek balmumunun dayanıklılığını artırırlar.

- Arıların arka bacaklarının dış tarafı çok hafif bir çukur oluşturacak şekilde bir tasarıma sahiptir. Vücutlarının bu bölümü adeta polenleri taşımaya yarayan bir kaşık gibidir. Ayrıca bacaklarının çevresinde uzun tüyler vardır. Bu bölüme "polen kesesi" adı verilir. Bu özellikleriyle arılar diğer böceklerden daha fazla polen taşır.

- Balarılarının yaklaşık 50 mm3'lük bir kapasitesi olan bal keselerini tamamen nektarla doldurabilmeleri için 100 ile 150 arasında çiçeği ziyaret etmeleri gereklidir.

- Nektar yüküyle dönen toplayıcı arı bunu hücrelere yerleştirmekle uğraşarak vakit kaybetmez. Bunun yerine bu işle görevlendirilmiş olan arılara nektarı ağız yoluyla aktarır. Midesinde kendisine enerji verecek kadar bal bırakır ve hemen besin kaynağına doğru uçar. Kendisine nektar aktarılan görevli de duruma göre nektarı başka arılara verebilir veya depolayabilir. Bu işlem kovandaki arıların o andaki gıda ihtiyacına bağlıdır.

- Bir saldırı ya da bir yangın sonucunda kovanda herhangi bir tahribat meydana geldiğinde, bunu telafi etmek için artık balmumu üretmeyen yetişkinler birdenbire balmumu üretmeye başlarlar.

- Bal stoğu yetersiz olduğunda da daha fazla arı nektar toplamaya çıkabilir veya kovanın acil olarak serinletilmesi gerekiyorsa diğer arılar o sırada yaptıkları işleri bırakıp, hemen bu işe yönelebilir. Kovan büyük bir saldırıya uğradığında arıların çoğu savunmaya katılır, yüzlerce işçi arı kovan girişine birikir ve saldırı hep birlikte geri püskürtülür.

- Kovanın ısısı bütün sene 34.5°C-35.5°C arasında korunur. Sabahın erken saatlerinde hava soğukken işçiler petek çevresinde kümelenir ve vücut sıcaklıkları ile yumurtaları ısıtırlar. Gün ilerledikçe ve hava ısınmaya başladıkça arılar tarafından örülen küme yavaş yavaş dağılır. Eğer sıcaklık artmaya devam ederse işçilerin bir bölümü ısıyı düşürmek için kanatlarını yelpaze gibi sallamaya başlar. Yiyecek toplayan arılar kovan ısısı çok yükseldiğinde polen veya nektar yerine kovana, yakındaki su kaynaklarından aldıkları su damlalarını getirir ve bunları kuluçka hücrelerinin üzerine serperler.

- Kovan ısısı düştüğünde arılar önce sıkıca birbirlerine kümelenirler. Kalınlığı soğuğun şiddetine göre 2.5 cm ile 7.5 cm arasında olan bu arı kümesi, bir kabuk gibi peteği kaplar. Bu arılar sürekli hareket ederek dışarıdaki arılar için ısı açığa çıkarırlar. Arılar bu yöntemi kullanarak hava sıcaklığı -30 °C'ye düştüğünde bile kovan ısısını yaklaşık olarak 35 °C'de tutabilmektedirler.

- Larva dönemi boyunca kraliçe arıya 10 mg. arısütü verilirken, diğerlerine sadece 3 mg. verilmektedir.

- İşçi arılar da kraliçeler gibi dişi olmalarına rağmen işçi arıların yumurta üretemezler. Bununla birlikte işçi arıların tam aksine kraliçenin çene kemiği balmumu hücrelerini yapmak için uygun bir yapıya sahip değildir. Ve kraliçe arı, işçilerin polen sepetlerini oluşturan sert tüylerinden de yoksundur. Kraliçe arı aynı yumurtadan çıkmasına rağmen sadece beslenme farklılığı sebebiyle diğer arılar gibi sadece 5-6 hafta değil, 4-5 sene kadar yaşar.

- Yumurtanın cinsiyetini belirleyenler işçi arılardır. Kraliçeyi onlar yönlendirirler. Çünkü işçiler hangi tip hücre hazırladılarsa kraliçe arı ona uygun bir yumurtlama gerçekleştirir. Eğer kraliçenin yumurtlamak için başına geldiği hücre 5.2 mm.lik standart bir dişi hücresiyse, kraliçe döllenmeyi gerçekleştirip buraya içinden dişi arı çıkacak yumurtayı bırakır. Eğer kraliçe dişilerinkine göre 1 mm. daha büyük olarak inşa edilen hücrelere rastlarsa buralara döllendirmeye tabi tutmadığı yumurtalarını bırakır. Diğer bir deyişle, işçiler kaç tane erkek arı odası inşa ederlerse kraliçe balarısı da o kadar erkek arı yumurtası bırakır.

- Şartlar aniden değişip de koloninin kraliçesiz kalma tehlikesi ortaya çıktığında, işçi arılar hemen var olan larvalardan birkaç tanesini kraliçe besini ile beslemeye başlarlar. Hücresinin etrafını yırtarak hücreyi genişletirler.

- Yiyecek kaynağının bulunabilmesi için kaynağın kovana uzaklığı, doğrultusu, zenginliği gibi gerekli olabilecek her türlü bilgi arıların yaptıkları bu dansta gizlidir. Arılar Güneş'in her 4 dakikada, 1 derece kaydığını hesaba katmaktadırlar. Yapılan bir deneyde dansı izleyen 174 işçiden 155’inin 5 dakika içinde besin kaynağına ulaştıkları gözlemlenmiştir.

- Bulunan besin kaynağının verimsiz olması durumunda da arılar dans ederler. Yalnız buradaki tek fark arıların dansının isteksiz olması ve daha kısa sürmesidir. Dansçıların başına toplanan arılar kısa bir süre içinde dağılırlar.

- Balarılarının vücutlarındaki koku keseleri ile çiçekleri işaretlerler. Böylelikle, diğer arılar bir çiçeğin nektarının daha önce başka arılarca tüketildiğini konar konmaz anlar ve hemen o çiçeği terk ederler.

- Çünkü eski kraliçe kovandayken yeni bir kraliçe ortaya çıkarsa bu kovandaki dengeleri bozabilecek bir tehlikedir. Bu nedenle gelişimlerini tamamlayan ve pupalarını yararak dışarı çıkmaya çalışan kraliçe adaylarının hücre kapaklarını eskisinden daha sağlam bir biçimde kapatırlar.

- Arılar 1 kg. balmumu yapmak için yaklaşık olarak 22 kg. bal tüketirler. Arılar balmumunu salgı bezlerinden her seferinde yaklaşık olarak bir toplu iğnenin başı büyüklüğünde parçalar halinde çıkartırlar.

SEVGİNİN VE MUTLULUĞUN KAYNAĞI İMANDIR



İnsanın en derin ve en yoğun olarak hissedebildiği duygulardan biri hiç kuşkusuz sevgidir. Allah’ı çok seven, Allah’tan çok korkan insanlar her şeyde Allah’ın tecellilerini görür, Allah’ın yarattığı maddi manevi tüm nimetlerden büyük zevk alırlar. İnsanlara karşı kalplerinde hissettikleri sevginin kaynağı da, yine, Allah'a duydukları coşkun sevgidir.

Allah sevgisinden kaynaklanmayan sevgi türlerinde ise esas olan menfaatlerdir. Bu tür bir sevginin ise Allah sevgisinden kaynaklanan gerçek sevgi ile uzaktan yakından alakası yoktur. Menfaate dayalı olan sevgi türünde insanlar sevgi adı altında kendilerini ve başkalarını kandırmakta, bunun neticesinde son derece sıkıntılı, yalnız ve mutsuz bir hayat sürmektedirler. Bu, menfaat üzerine kurulu bir dünyada yaşayan insanlar tarafından çok iyi bilinen bir gerçektir. Bu dünyayı yaşayan insanlar, dost sandıkları kişilerin bir gün mutlaka kendilerini yalnız bırakacaklarını, özellikle sıkıntılı zamanlarında, örneğin hastalandıklarında ya da maddi imkanlarını kaybettiklerinde kendilerinden yüz çevireceklerini içten içe bilir, bu nedenle hiçbir zaman gerçek anlamda mutlu ve huzurlu olmaz, sevildiklerini hiçbir zaman gerçek anlamda hissedemezler. Karşılarındaki insanların sevgilerinden sürekli olarak kuşku duymalarının sebebi budur.

Müminlerin Allah’a ve Allah’ın yarattılarına karşı duydukları sevgiden kaynaklanan insan sevgisinin ise sonu yoktur. Sevgilerinde azalma olmadığı gibi, günden güne artar ve derinleşir. Karşılarındaki müminin kendilerine olan sevgisinden de şüphe duymazlar, çünkü onların da kendileri gibi Allah’ı çok sevdiklerini ve kendilerine duydukları sevginin Allah sevgilerinden kaynaklandığını ve doğal olarak azalmadığını, aksine sürekli arttığını bilirler.

Allah sevgisinin ve Allah korkusunun tam olarak yaşanmadığı toplumlarda ise insanlar sevgisizlikten yana çok sıkıntı çekmekte, aradıkları gerçek sevgi ve mutluluğu hiçbir zaman bulamamaktan yakınmaktadırlar. İnsanların sevgisizlikten kaynaklanan mutsuzluklarıyla ilgili günlük gazetelerde de çokça haber ve araştırmaya rastlamak mümkündür.

ALLAH İNSANA RUHUNDAN ÜFLEMİŞTİR; DOLAYISIYLA İNSANIN RUHUM DEDİĞİ VARLIK DA ALLAH'A AİTTİR

İnsan, yaşamı boyunca Allah’ın, insan beyninin içinde kişinin kendisine gösterdiği görüntülerle muhatap olur. Herşey insanın beynindeki çok küçük bir görme merkezinde oluşan elektrik sinyallerinden ibarettir. Gördüğü görüntülerin dışarıda aslı vardır, ancak insan sadece beyninde yaratılan görüntüyü görür. Allah dış dünyayı beynimizin içinde bizler için yalnızca bir yansıma olarak yaratır ve biz de tüm bunları Allah’a ait olan ruhumuz ile izleriz. Tüm bunları gören, işiten, hisseden, sahiplenen ruhtur.

İnsan, Allah’ın ruhunda yarattığı tüm bu algıları düşündüğünde, herşeyin özünün maddede değil, asıl olarak ruhta bittiğini hemen anlar. Çünkü ruhun maddeyi kontrol ettiği ve yönlendirdiği çok açıktır. Hisseden ruhtur ve bu hisler doğrultusunda madde yani bedenimiz ve çevremizdeki olaylar şekillenir. Et ya da kemik parçası üzülemez, sevinemez, heyecan duyamaz, kararlar alamaz, akıl ve muhakeme yeteneğine sahip olamaz. Hisseden, düşünen, kararlar alan, sürekli vicdanını kullanmaya çalışan, sevinen ruhtur. İnsanın “benim” diyerek sahiplendiği ruhu ise, Yüce Rabbimiz'in Kuran’da, “Ki o, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır. Sonra onun soyunu bir özden (sülale'den). Basbayağı bir sudan yapmıştır. Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona Ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz?” (Secde Suresi, 7-9) bildirdiği üzere, gerçekte Allah’ın ruhudur. Allah, akıl ve şuur verdiği, üstün bir yaratılışla yarattığı insana gözler ve gönüller vermiş, ona Ruhundan üflemiştir. Ruh Allah’a aittir; insanın benim diyerek sahiplendiği ruhu Allah’ın ruhudur. Allah, sonsuz aklı ve sonsuz yaratma gücüyle bu yaratmayı öyle mükemmel bir şekilde yapmaktadır ki, insan imtihanının bir gereği olarak, kendisine verilen bu ruhu sahiplenmekte, ona ‘benim’ diyebilmektedir.

İnsan müthiş zenginlikte ve türlü ayrıntılarla süslenmiş bir hafızaya sahiptir. Allah insan için hafızayı, geçmiş ve geleceğinin bir bütünü olarak, an an yaratır. Var olduğu her an, Allah insan için hafızayı sürekli olarak yaratmaktadır. Örneğin şu an bu satırları okuyorsunuz, birkaç dakika sonra bu yazı sizin hafızanızda bir an olarak yerini alacaktır. Belki birkaç gün, belki aylar hatta yıllar sonra bu yazı Allah’ın sizin için yarattığı hafızanızda yerini koruyacak, zaman zaman aklınıza gelecektir. Hafızanızı ve hatırlama gücünüzü zorlayıp kendinizle ilgili anılarda geçmişe doğru gittiğinizde, birçok detayı hatırlayabilirsiniz. Hatta birçok olay ile ilgili, belki de hiçbir önemi olmayan sayısız ayrıntı zihninizde canlanabilir. Örneğin üzerinden uzun yıllar geçmiş olsa da, okula ilk başladığınız gün ile ilgili yaşadığınız bir olay, arkadaşlarınız ile oynadığınız oyunlar, sevdiğiniz bir oyuncağı gördüğünüzde duyduğunuz sevinç, bunların tümü sizin hafızanızda bir an olarak tutulmaktadır. Hayatınız boyunca yaşadığınız, sayısını rakamsal olarak ifade edemeyeceğiniz kadar çok olay, sizin için, ‘hatıra’ olarak ifade ettiğiniz hafızanızı oluşturur. Yaşadığınız her an, bu hafızanın bir parçası haline gelir. İnsan, Allah hafızayı yarattığı için ruhu sahiplenmekte ve ruhunun kendisine ait olduğu yanılgısına kapılmaktadır. Hatıralarını düşündüğünde “orada mutlu olmuştum, o gün heyecan duymuştum, şu şekilde hissetmiştim” dediğinde, bunları yaşayanın kendi ruhu olduğu yanılgısına düşer.

Oysa önceki satırlarda da ifade edildiği gibi, insanın dünyada imtihan olmasının bir gereği olarak Allah hafızayı var etmektedir. Allah sonsuz aklıyla imtihan ortamını en mükemmel şekilde yaratmaktadır. Olaylara Kuran’ın bakış açısıyla bakan kişi, bu yaratılıştaki büyük sırları farketmekte ve imtihan ortamının harikalığının şuurunda olarak yaşamaktadır. Kuran ruhundan ve Kuran ahlakından uzak yaşayan kişiler ise, içinde bulundukları gaflet sebebiyle Allah’ın yarattığı bu büyük gerçekten habersiz yaşarlar.

Allah’ın insana “benim” duygusuyla hissettirdiği ruh, tamamiyle Allah’ın ruhudur. Yine Allah’ın yaratmadaki sonsuz harikalığının bir tecellisi olarak, Allah'ın, insana ruhunun kendisine aitmiş hissini vermesi de, bu yaratılışın aslını bilen kişi için bir güzellik ve imtihanın harikalıklarından birisidir.

Ruhumuzdaki coşkulu sevgiyi düşündüğümüzde, bunun bize aitmiş gibi güçlü bir hisle yaratılmasına karşı, aslında sevenin Allah olduğunu da unutmamalıyız. Ruhumuzda oluşan her türlü his, Allah’ın sonsuz ruhuna aittir. Allah’ın dilediği ve izin verdiği ölçüde biz bunu kendimize aitmiş gibi hissederiz; hafızamızdaki detaylar ve canlılıktan ötürü böyle bir yanılgıya düşeriz. Aslında seven, sevilen, düşünen, merhamet eden, şefkat duyan, acıyan, güzelliklerden zevk alan, hep iyiyi ve güzeli bilen ve yönelen, vicdanı kullanmayı seçen, Allah’ın insana üflediğini bildirdiği Ruhu’dur.

İMTİHANIN ÖNEMLİ BİR SIRRI: ALLAH İNSANLARI SADECE GÜÇLERİNİN YETECEĞİ ZORLUKLARLA DENER

Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez. (Kişinin nefsinin) Kazandığı lehine, kazandırdıkları aleyhinedir. "Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim Mevlamızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et."
(Bakara Suresi, 286)

Allah Kuran’da Müslümanları hayatlarının son anına kadar çok çeşitli olaylarla imtihan edeceğini bildirmiştir. Bu konuda müminin bilmesi gereken çok önemli bir sır vardır: Eğer insan zor ya da aşması gereken bir olayla karşılaşıyorsa, Allah o kişiye bu konuyla başa çıkabileceği; o imtihanı yenebileceği gücü de vermiş demektir. En baştan Allah'ın bu adetullahını bilmek ve Allah'ın bu kanununa iman etmek, müminin bu imtihanı yenebilmesinde ona güç verecek en önemli bilgilerden biridir.

Eğer insan bir olayla karşılaştığında zaten o olayı aşmada güçsüz olacağına, kendi imkan ve bilgisine göre o zorluğu yenmenin çok zor olacağına inanırsa, bu durumda buna karşı bir mücadele gücü de olmaz. Zaten böyle bir düşünce de, Allah'a samimi iman eden, Allah'tan korkan, ahirete inanan, herşeyin kaderde yaratıldığını bilen, “hayırlarda yarışmanın” bir Müslüman özelliği olduğunu bilen bir müminde görülmez. Bu tür yanlış mantıklara cahiliyenin bakış açısıyla hareket eden kimselerde rastlanır. Söz konusu kişiler zorluk, sıkıntı ya da emek vererek aşmaları gereken durumlarla karşılaştıklarında, güçsüzlüğü hemen kabullenirler. İlk sözleri hep acizlik, çaresizlik ifade eden, içerisinde bulundukları durumdan şikayet eden sözler olur. Sözleri gibi inançları da bu yöndedir ve kendi kendilerine yaptıkları bu telkinlerle tavırları da bu şekilde yönlendirip, kendilerini acizleştirirler.

Bu tür bir yaklaşım gösteren insanların en büyük hatalarından biri ise, Allah'ın sonsuz gücünü takdir edememeleri ya da unutmuş olmalarıdır. Hayatları boyunca yaşadıkları her şeyi kendilerinin yaptıkları gafletindedirler. Oysa ki insanın tahmin edebileceği, kafasında canlandırabileceği en zor senaryolar, en büyük sıkıntılar dahi, Allah dilediği takdirde, tek bir an içerisinde çözüm bulabilecek olaylardır. Allah dilediği an dilediğini yapmaya kadirdir ve insanın aklının çok ötesinde büyük ve sonsuz bir güç sahibidir. Bu nedenle de insanın kendisine dağlar gibi aşılması güç gibi görünen olayların düzlüğe çıkıp çözülmesi, Allah'ın dilemesiyle çok kolaydır. Önemli olan insanın bu büyük gerçeği bilmesi ve hayatını bu iman ile yaşamasıdır.

Hayatının her anını kendini Allah'a adamış olarak ve Allah'a teslim olarak yaşayan bir insanın zorluklar karşısındaki tavrı da yine aynı teslimiyet, tevekkül ve huzur içerisinde olur. Karşısında her ne tür bir karmaşıklık, sıkıntı ya da zorluk yoğunluğu olursa olsun, mümin daha en başında, zorluklar henüz çözülmeden dahi, bunun iman eden bir insan için çok kolay bir şekilde aşılabileceğini bilir. Allah'a tam tevekkül eder; gücünü Allah'ın gücünden alacağı bilir ve tüm samimiyetiyle o zorluğa karşı imani, rahmani ve Kuran ahlakıyla karşı koyar.

Müminin bu konuda güç bulduğu ikinci bir gerçek de, Allah'ın samimi müminler için zorlukları kolaylaştırdığıdır. Kuran'da Allah'ın bu değişmez kanunu şöyle haber verilmiştir:

Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır.
Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır.
Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam et.
Ve yalnızca Rabbine rağbet et. (İnşirah Suresi, 5-8)

Ve seni kolay olan için başarılı kılacağız. (A’la Suresi, 8)


Kuran'da haber verilen bir başka sır ise, bu ahlakı uygulayan müminler için zorluklar kolaylaştırılırken, kendini müstağni görüp güzel olan ahlaka karşı direnen kimselere de, o kişinin Allah'ın azabıyla karşılaşmasının kolaylaştırıldığıdır:

Gerçekten sizin çabalarınız (çelişkili, parça parça) darmadağınıktır.
Fakat kim verir ve korkup-sakınırsa,
Ve en güzel olanı doğrularsa,
Biz de onu kolay olan için başarılı kılacağız. (Leyl Suresi, 4-7)

Kim de cimrilik eder, kendini müstağni görürse,
Ve en güzel olanı yalan sayarsa,
Biz de ona en zorlu olanı (azaba uğramasını) kolaylaştıracağız. (Leyl Suresi, 8-10)

Allah insana dünyada ve ahirette rahat edeceği ahlakı, güzel, kolay ve doğru olanı, nimet içerisinde yaşamanın, mutlu olmanın yollarını göstermiştir. İnsanların neden zorluklardan, sıkıntı ve açmazlardan kurtulamadıklarını; mutsuz, aciz ve çözümsüz kaldıklarını da açıklamıştır. İman eden Allah'tan derin bir saygı, sevgi ve samimiyetle korkan insanlar için her zaman her konuda bir kurtuluş yolu olduğunu müjdelemiştir. İmanı bilen bir insanın bu önemli sırrı hiç unutmadan yaşaması, her zorlukta gücünü Allah'tan alacağını ve Allah'a teslim olduğunda tüm kapıların kendisine açılacağını unutmaması, dünyada ve ahirette kişiye huzur, konfor, mutluluk ve nimet sağlayacak tek çözüm yoludur.

ALLAH'IN DETAY SANATI: HAFIZA

Geçmişe dair yaşadığınız birçok olay hafızanızda mevcuttur. Doğduğunuz tarih, okuduğunuz okulların isimleri, öğrendiğiniz dersler, arkadaşlarınız, onlarla yaşadığınız pek çok olay, hastalıklarınız, akrabalarınız gibi milyonlarca detay hafızanızda mevcuttur.

Bugüne kadar size ulaşan tüm bilgiler ribozomlarda ‘hafıza molekülleri’ olarak adlandırılan proteinlere dönüştürüldü. Bu protein molekülleri elektrik sinyalleri olarak şifrelendi. Böylece milyonlarca bilgi saklandı. Siz buna, ‘geçmiş’ demektesiniz. Bu bilgilerin birikmesi ile bir geçmişiniz oldu. ‘Hatırlıyorum’ dediğiniz anda gerçekte, hatırlama anında hücrenin uyarılması sonucu protein şeklinde saklanan bu şifrelerin tekrar hafızaya çağrılması olayı gerçekleşmektedir. Bu vasıtayla örneğin size, ‘hangi okulda okudunuz?’ diye sorulduğunda, okulunuzun şifresi deşifre edilmekte ve siz de cevabı vermektesiniz.

Bir manzara görüntüsünü düşünelim. Bu görüntünün resmini çekip bilgisayara resim dosyası olarak kaydettiğiniz farzedelim. Bilgisayar bu dosyayı 001001 gibi şifre ile kaydeder. Görüntü olarak kaydetmez. Beynimiz de, gördüğü bu manzarayı bir şifreye çevirir. Ancak siz aynı manzarayı sonradan düşündüğünüzde, bu hayali bir görüntü olarak gözünüzün önünde belirir. Ve o manzaraya bakarken duyduğunuz hissi aynı şekilde hissedersiniz. Burada şu gerçek üzerinde derin derin düşünmemiz gerekir: Şuursuz hücrelerden oluşmuş bir et parçası şifreleme bilgisini nasıl öğrenmiştir? Ayrıca neden böyle bir kodlama sistemine ihtiyaç duymuştur da, her gördüğünü saklama davranışında bulunmaktadır? Dahası, milyonlarca bilgi kodlansa bile, tüm bunlar bir et parçacına sığabilir mi? Beyin denilen bu et yığınının kapasitesi nasıl belirlenmektedir? Beyin ne kadar yaşayacağını bilmemektedir; o halde kendi kendine ne kadarlık bir saklama kapasitesi olması gerektiğini nasıl bilebilir ve hesaplayabilir? Beynin en başından şöyle bir hesap yapması gerekir: Ben 70 sene yaşayacağim ve bu süre içinde şu miktarda bir bilgiyi kodlayarak saklamam gerekir, bu durumda bu kodları depolayacağım şu miktarda bir kapasitem olmalı. Beynin böyle bir depolama yapabilmesi için ise sonsuz bir hafızası olması gerekir. Bir et parçası sonsuz bir hafızaya sahip olamayacağına göre sonsuz bir hafızaya sahip olan kimdir?

Beynin içinde elektrik sinyalleri olarak şifrelenen sesleri, görüntüleri, kokuları, tatları saklayan kimdir? Tüm bu şifreleri birer algı olarak anımsayan yani tekrar algılayan şuur kime aittir? Elbette bu şuur, beyni oluşturan sinirler, yağ tabakası ve sinir hücrelerine ait değildir. Bu şuur, Allah'ın yaratmış olduğu ruhtur. Allah bütün bu algıları her insanın ruhu için ayrı ayrı yaratmaktadır. Bu algıları yaratan Allah mutlak tek varlıktır. Şuursuz bir et parçasının bir hafızaya sahip olması, milyonlarca bilgiyi depolayacak, istendiğinde hatırlamasını sağlayacak bir sistem kurması imkansızdır. Bu durumda hafızanın insana verilen bir algıdan ibaret olduğu gerçeği ortaya çıkar.

Rüya gerçeği de bunu daha iyi anlamamıza bir örnektir. Rüyada da bir hafıza mevcuttur. 15-20 sn. gibi kısa bir zaman rüya görmenize rağmen, sanki rüyanın daha öncesi de varmış gibi pek çok şeyle bağlantı kurarsınız. Gördüğünüz olayları daha önce yaşamamış olduğunuz halde bilgiler hafızanızdadır. Rüyanızda yaşadığınız ev hakkında da bir hafıza mevcuttur. Gerçekte yaşadığınız ev olmasa da, bu durum rüyada size hiç garip gelmez. Hatta rüyanızda size ulaşılabilse ve 'o ev senin evin değil' denebilse şiddetle karşı çıkar, rüyanızdaki evin kendi eviniz olduğunu savunursunuz. Yaşadığınız yer, çalıştığınız firma, eşiniz, kardeşiniz, alışkanlıkarınız, sevdiğiniz yemekler gibi detaylar da rüyanızda şu ankinden farklı olabilir. Ancak siz bunları hiç yadırgamazsınız. Hatta rüyanızdan hiç uyanmasanız, bu değişikliği hiç farketmeden yaşantınıza devam eder ve rüyanızdaki hayatınızın gerçek yaşantınız olduğunu düşünürsünüz. Oysa çok açıktır ki, rüyanızdaki tüm bunlar size ait olmayan, sadece hafızanıza verilen bilgilerden ibarettir.
Uyandığınızda ise belli bir hafıza ile uyanırsınız. Uyuduğunuz oda, yanınızdaki komodin, üstündeki ışık ve diğer nesneler, odadaki ayrıntılar… her şey tamdır ve aynı şekilde durmaktadır. Aynı olarak gördüğünüz tüm detayları hafızanıza veren Allah’tır. Rüyanızda size nasıl bir hafıza veriliyor ise, uyandığınızda da daha önce verilmiş bir hafızanın algıları ile devam edersiniz.

Bu örnekler Allah’ın gücünü ve yaratma üstünlüğünü kavrayabilmemiz için Allah tarafından özel olarak yaratılmıştır. Allah tüm kainatın, yerin, göklerin, üzerindeki her şeyin sahibi olduğu gibi, hafızanın da sahibidir. Milyarlarca insan için yaratılmış, milyarlarca hafızayı saklayan, bilen, hiç unutmayan tek güç sahibi Allah’tır. Gerçekte düşünen, ‘geçmiş’ dediğimiz hafızanın sahibi, geleceğimizi de bilen, gören, işiten, olayları insanlara sıra sıra gibi algılatıp ‘geçmiş’ dediğimiz bir hafıza algısı var eden, benzersiz yaratma gücünün sahibi Yüce Allah’tır. Rabbimiz'in sonsuz ilmi ve üstün yaratma gücü bir ayette şöyle bildirilir:


"Allah... O'ndan başka İlah yoktur. Diri'dir, Kaim'dir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun Katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun Kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp- kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek Yüce'dir, pek Büyük'tür." (Bakara Suresi, 255)