25 Ekim 2009 Pazar

OLUP BİTENLERİ GELECEKTEN İZLEMEK

İman eden bir insanın yeryüzünde denemeden geçirildiğinin bilincinde olması, olayları gelecekten izlemesinin de yolunu açar. Peki acaba "olup bitenleri gelecekten izlemek" ne demektir?
Bir insanın karşısına, ne kadar büyük bir zorluk ve sıkıntı çıkarsa çıksın, bu durum kesinlikle geçicidir. Örneğin bir kişi yapmadığı bir şeyle suçlanıp, haksızlığa uğrayabilir. Ama gerçeğin ortaya çıkacağı bir zaman mutlaka gelecektir. Eğer haksızlığa uğrayan kişinin mağduriyeti dünyada son bulmayacak olsa bile, hesap günü onu haksızlığa uğratan kişiler mutlaka yaptıklarının karşılığını göreceklerdir. Aynı şekilde haksızlığa uğrayan kişi de, bu duruma sabrettiği için hesap günü güzel bir karşılık umabilecektir. Zaman hızla ilerlemektedir ve dünyadaki her olay gibi bu olay da göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süre içinde son bulacaktır. Ayrıca Kuran'da Müslümanlar için her zorluğun yanında bir de kolaylık yaratılacağı haber verilmiştir:

Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır. (İnşirah Suresi, 5-6)
İşte iman eden insan Rabbimizin sonsuz adaletine güvenir, zorluğun ardından gelecek kolaylığı bekler ve içinde bulunduğu durumdan dolayı ümitsizliğe kapılmaz. Yaşadığı zorlukların gerek dünyada, gerekse ahirette, karşısına bir güzellik olarak çıkacağını hatırlar. İşte bu, insanın olup bitenleri gelecekten izleyebilmesidir.

Müslüman kaderin izleyicisi olduğunu bilir. Bu sırrın bir güzelliği olarak da herşeyi büyük bir tevekkül, teslimiyet ve sabır içinde izler. Olayların nasıl gelişeceği konusunda da herhangi bir müdahele, engelleme ya da durdurma imkanı olmadığının bilincindedir. "… Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz." (Bakara Suresi, 216) ayetini kesinlikle aklından çıkarmaz. Nitekim Allah kullarına, "eğer iman etmişlerse" başlarına gelen her musibetin sonunun mutlaka güzellik ve hayır olacağını müjdelemiştir. Bu musibetler müminin kendisini eğitmesine, imani konularda derinleşmesine, ahlakını güzelleştirmesine, olgunlaşmasına ve cennetteki derecesinin artmasına birer vesiledir.

Şunu da unutmamak gerekir ki bu ruh hali yalnızca Allah'a samimi olarak iman eden ve kadere teslim olan insanların eksiksiz olarak yaşayabilecekleri bir ruh halidir. Din ahlakından uzak yaşayan insanlar ise, karşılaştıkları olaylarda kadere olan teslimiyetsizlikleri sebebiyle ümitsizliğe, korkuya, heyecana kapılır ve bir türlü çıkış yolu bulamayacaklarını düşünürler. Ahirete yönelik bir ümitleri ve beklentileri de olmadığı için her zaman huzursuz ve sıkıntılı bir ruh hali içinde yaşarlar. Bu insanların ruh hali bir ayette şöyle haber verilmiştir:

Allah, kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İslam'a açar; kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah, iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir. (En'am Suresi, 125)

Ayette söz edilen bu sıkıntılı ruh hali, söz konusu insanların Allah'ın yarattığı kadere teslim olmamalarından kaynaklanan, kendi kendilerine yaptıkları bir zulümdür. Sonsuz akıl ve kudret sahibi olan Allah'ın insanın kaderini yönlendiriyor olması, herşeyin hakimi olması iman eden bir insan için çok büyük bir nimettir. Ancak imanı zayıf olan veya iman etmeyen insanlar bu nimetin kıymetini bilmezler. Bu yüzden kadere teslimiyet gösteremez ve yaşamları boyunca her an sıkıntılara maruz kalırlar. Aslında bu durum, tevekkülsüzlüğün manevi bir cezası olarak dünyada verilen karşılıklardan biridir. Ve bu insanlar kendi kendilerine bilerek zulmetmektedirler:

Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Ancak insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar. (Yunus Suresi, 44)

ÇOĞUNLUĞA UYMAMAK İMAN VE AKIL ALAMETİDİR

Allah dünya hayatının yaratılış amacını Kuran’da Mülk Suresi’nin 2. ayetinde “O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı” şeklinde bildirmektedir. Bu gerçeğe göre dünyada istisnasız tüm insanlar imtihan olmaktadırlar. Ancak insanların çok büyük bir bölümü Allah tarafından denenmek amacıyla dünyada bulunduklarını unutarak yaşarlar. Dünya hayatının yüzeysel işlerine dalan, malı, mülkü, zenginliği ve geçici zevkleri Allah rızasını kazanmak amacıyla kullanmak yerine hayatlarının asıl amacı haline getiren insanlar Allah’ın Kuran’da bildirdiği gerçekleri kavrayamadan kısa ömürlerini tamamlarlar ve gaflet hali içerisinde ölürler. Oysa “asıl hayat” ahiretteki sonsuz hayatımızdır. Dünya hayatı ise yalnızca geçici bir süre bulunduğumuz bir sınav yeridir. Allah Kuran’da insanların büyük bir bölümünün bu gerçekleri görmezden gelerek Allah’ın çağırdığı yoldan uzaklaştıklarını birçok ayetiyle bizlere haber vermektedir:

Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminle yalan söylerler.' (Enam Suresi, 116)

İnsanlar eğer vicdanlarını ve iradelerini kullanmazlarsa “çoğunluk ne yapıyorsa ben de onu yapayım” mantığıyla hayatlarını sürdürebilirler. Ki bu şeytanın insanları doğru olan Allah’ın yolundan ayırmak için kullandığı yöntemlerinden bir tanesidir. Şeytan büyüklenmesinden ve azgınlığından ötürü cennetten kovulurken insanları saptırmak için Allah’tan bir süre istemiş ve insanların büyük bir bölümüne etki edeceğine dair and içmiştir. Kuran’da bu konu şu ayetler de ifade edilmektedir:


Dedi ki: "Öyleyse ondan (cennetten) çık, çünkü sen kovulmuş-bulunmaktasın. "Ve şüphesiz, din gününe kadar lanet senin üzerinedir." Dedi ki: "Rabbim, öyleyse onların dirileceği güne kadar bana süre tanı." Dedi ki: "Öyleyse, sen (kendisine) süre tanınanlardansın." "Bilinen günün vaktine kadar." Dedi ki: "Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım." "Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna." (Hicr Suresi 34-40)


Ayetlerde dikkat çekildiği üzere şeytanın asıl hedefi tüm insanları saptırmaktır. Bu çirkin amacını gerçekleştirmek için Allah’tan izin alan şeytan da aslında Allah’ın kontrolünde olan bir varlıktır ve herşeyi Allah’ın dilemesiyle yapmaktadır. Allah şeytanı insanları denemek için negatif bir güç olarak yaratmıştır. Şeytanın görevi, cehennem için yaratılmış insanların, ait oldukları yere gitmelerine vesile olmaktır. Buna karşılık Allah insana, içinde iyiliği ve güzelliği emreden bir vicdan kılmış, hak kitaplar ve Peygamberlerle insanlara doğru yolu her dönemde göstermiştir.

Şeytan insanı cehennem ateşine çağırırken çeşitli görünümlerde insanlara yaklaşabilir. Örneğin bir kişiye sözde arkadaşı gibi görünerek onu Kuran’a muhalif bir fiili yapmaya çağırabilir ya da kötü bir ahlak gösterilmesi için bahaneler sıralatabilir. Bu çağrıların hiç birinden olumsuz etkilenmemek ve ‘çoğunluk öyle yapsa bile’ doğruyu seçmek akıl ve iman alametidir. Bütün bu yol ayrımlarında Allah insanı denemek için şeytanı vesile etmektedir ve hepsi insanların tek tek kaderinde olan denemelerdir. Şeytanın insanları yanıltmak için oynadığı oyunları farkedebilen müminlerin Allah’ın doğru yolundan ayrılmadıkları bir Kuran ayetinde şu şekilde geçmektedir:


De ki: "Bize yararı ve zararı olmayan Allah'tan başka şeylere mi tapalım? Allah bizi hidayete erdirdikten sonra, şeytanların ayartarak yerde şaşkınca bıraktıkları, arkadaşlarının da: "Doğru yola, bize gel" diye kendisini çağırdığı kimse gibi topuklarımız üzerinde gerisin geri mi döndürülelim?" De ki: "Hiç şüphesiz Allah'ın yolu, asıl yoldur. Ve biz alemlerin Rabbine (kendimizi) teslim etmekle emrolunduk." (Enam Suresi, 71)

Ayette belirtildiği üzere bir kişi kendisine arkadaş görününümde yaklaşarak “doğru yola bize gel“ şeklinde yapılan kötü bir çağrıya karşılık verirken aslında şeytanın emellerine ulaşmak için kurduğu bir tuzağa çağrılmaktadır. Nisa Suresi’nin 38. ayetinde “şeytan, kime arkadaş olursa, artık ne kötü bir arkadaştır o” şeklinde belirtilmektedir. Mümin şeytanın bu sinsi tuzaklarına düşmekten şiddetle kaçınır ve her çağrının Allah’tan geldiğini bilir. Mümin her türlü çağrının Allah’tan geldiğine emin hareket ettiği için de bunda bir hayır ve güzellik görerek o anda imtihan olduğu gerçeğinin şuuruna varır ve Kuran’a uygun yolu seçer. Nasıl ki hiçbir insan önüne çıkan derin bir çukura bile bile atlamıyorsa ya da yanan bir ateşin üzerine gitmiyorsa şeytanın vesvelerine de kulak asmamalı ve şeytanın çağırdığı cehennem yoluna bile bile girmemelidir.

Mümin Allah’ın Kuran’da bildirdiği açık gerçeklere uymaktan taviz vermeyerekşeytanın insana yaklaştığı çeşitli yolların Allah’ın yarattığı bir deneme olduğunu düşünür ve hemen Kuran’a uygun olan güzel davranışa yönelir. Allah’a iyi bir kul olmanın yolunun sadece Kuran’a ve Peygamberimize uymak olduğunu bilir ve cennete layık olabilmek için her zaman güzel olan tavrı gösterir.

Sonsuz Kayba Sürükleyen Bir Yanılgı 'İLERİDE YAPARIM MANTIĞI'

“Hele bir elli yaşıma geleyim namaza başlayacağım” ya da “Belli bir yaşa geleyim ibadetlerimi yaparım ama şu an gencim, hayat tarzım buna el vermiyor” benzeri sözleri hepimiz etrafımızdan duymuşuzdur. Bu sözlerin ardındaki yanlış mantıklar nelerdir? Insanlar hayatlarının asıl önemli konularını, neden ertelerler? Bu kişiler masum bir bahane olarak gördükleri “İleride yaparım”mantığının, onları sürükleyeceği sonsuz azabın farkında mıdırlar?

Vicdan insanı daima doğru olana yöneltip iletir. Ancak bazı insanlar doğru olanı uygulayarak aklen ve ruhen rahat bir hayat sürmek yerine, vicdanlarını örterek zor olanı seçerler. Bu insanlar "şeytanın adımlarını izlerken" doğru yolda olduklarını iddia eder, din ahlakına uygun olmayan davranışları için birtakım mazeretler öne sürerler. İnsanların vicdanlarına uymamak için kullandıkları söz konusu mazeretlerden biri de kendi kendilerine aldıkları “İleride yaparım” kararıdır.

İnsanlar Neleri İleride Yapacaklarını Söylerler?

İbadetleri İleride Yapacaklarını Söylerler

Din ahlakını gereği gibi kavrayamamış bazı insanlar, Allah'a ve Kuran'a inandıklarını, ancak ibadetleri ileri yaşlarında yerine getireceklerini söylerler. Hacca gitmek, namaz kılmak gibi ibadetler çoğu kişi tarafından yaşlılık dönemine ertelenir.

Bu yanılgı içerisindeki insanlar, doğruyu aslında bilmektedirler ve vicdanlarının emrettiklerine uyduklarında tüm yaşantılarını buna göre düzenlemeleri gerekeceğinin de farkındadırlar. Örneğin samimi bir şevkle namaz kılmaya başladıkları zaman, Allah'ın bir vaadi olarak, hangi davranışın din ahlakına daha uygun olduğunu vicdanları daha net bir şekilde söylemeye başlayacaktır. Nitekim bir ayette, namazın insanları doğruya yönelttiği şöyle bildirilmektedir:


“Sana kitaptan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar(fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür. Allah, yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut Suresi, 45)


Birçok insan bu gerçeği bilir ancak ibadetlerin getirdiği vicdani sorumluluklardan bir mazeret bularak kurtulmaya çalışır. Allah'ın kesin olarak emrettiği bu hükümleri inkar edemez, ama ileride hepsini yapacağına dair kendisine ve çevresine vaatlerde bulunur.

Kuran Ahlakına Uygun Tavırları İleride Yapacaklarını Söylerler

Erteleme sadece ibadetler için geçerli değildir. Günlük yaşantıda karşılaşılan bazı olaylarda da vicdanın yönelttiği doğruları uygulamak ertelenir. Bazı insanlarda "Şimdilik böyle yapayım, bir dahaki sefere düzeltirim" mantığı vardır. Bu mantıkla yapılan ertelemelere verilebilecek bazı örnekler şunlardır:

Boş vakit geçirmenin doğru bir davranış olmadığını bilen bir kişinin kendisine hiçbir yarar sağlamayacağını bildiği bir televizyon programını, ”Bugün de izleyeyim bir daha izlemem” deyip saatlerce izleyerek zamanını Allah'ın razı olacağı şekilde değerlendirmeyi ertelemesi.

Dedikodunun Yüce Allah'ın Kuran'da yasakladığı yanlış bir tavır olduğunu bilmesine rağmen kişinin bunu önemsemeyip dedikodu yapması ve bu davranışını başka bir zaman terk edeceğini söyleyerek ertelemesi.

Temizliğin çok önemli bir ibadet olduğunu bilen bir kişinin, ”Bugün de böyle idare edeyim daha sonra detaylı bir temizlik yaparım” diyerek temizliği ertelemesi.

Yaptığı bir ticarette daha çok kar elde etmek amacıyla karşı tarafın hakkını yiyen bir kişinin, ”Bu seferlik böyle olsun, bir sonraki işte adil olacağım” demesi ve tek amacı o an için en fazla parayı kazanabilmek olduğundan Allah'ın bir emri olan ticarette dürüst ve adil davranmayı şuursuzca ertelemesi.

Karşısındakine sinirlenip son derece kırıcı sözler sarf eden hatta fiziksel zararlar veren bir kişinin, ”Bu sefer de kendimi tutamadım ama bir dahaki sefer sinirlenmeyeceğim” diyerek öfkesini yenmeyi ertelemesi.

Kuşkusuz bu örnekler çoğaltılabilir. Hepsinin ortak noktasıysa vicdanen doğru olduğu bilinen güzel bir davranışın daha ileride yapılacağı bahanesiyle ertelenmiş olmasıdır. Oysa Yüce Rabbimiz Kuran ayetlerinde insanın ertelediklerinin de hesap gününde karşısına çıkacağını şöyle bildirir:


“O gün, 'sonunda varılıp karar kılınacak yer (müstakar)' yalnızca Rabbinin Katıdır. İnsana o gün, önceden takdim ettikleri ve erteledikleri şeylerle haber verilir.” (Kıyamet Suresi, 12-13)


"İleride Yaparım" Mantığına Sebep Olan Çarpık Anlayışlar

Dünyadaki Zevklerden Mahrum Kalınacağı Kaygısı: Bazı insanların özellikle ibadetleri yerine getirmeyi daha ileri bir zamana ertelemelerinin temel sebebi, bu kişilerin din ahlakına göre yaşamaya başladıkları takdirde tüm dünyevi zevklerden mahrum kalacaklarını zannetmeleridir. Şüphesiz bu, insanların Kuran ahlakını yaşamalarını engellemeyi amaç edinen şeytanın bir aldatmacasıdır. Allah Kuran'ın birçok ayetinde nimetlerini müminlere hem dünyada hem de ahirette sunduğunu bildirmektedir:


“... İnsanlardan öylesi vardır ki: "Rabbimiz, bize dünyada ver" der; onun ahirette nasibi yoktur. Onlardan öylesi de vardır ki: "Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik (ver) ve bizi ateşin azabından koru" der. İşte bunların kazandıklarına karşılık nasibleri vardır. Allah, hesabı pek seri görendir.” (Bakara Suresi, 200-202)


Ayrıca bir insanın bir nimetten gerçek anlamda zevk alabilmesi için o kişinin ruhen huzurlu olması gerekir. Vicdani bir rahatsızlık içinde olan kişi, her türlü nimet içinde bulunsa da hiçbir şeyden zevk alamaz. Bu nedenle dünya hayatını kendilerince doyasıya yaşayabilmek için vicdanlarına uymayanlar veya vicdanlarının emrettiklerini yapmayı erteleyenler, büyük bir hataya düşmektedirler.

Ölümün Her An Gelebileceğinin Göz Ardı Edilmesi: Ertelemek ancak ahireti ve ölümü düşünmeyen, Allah'ın vaadi olan bu iki apaçık gerçeği kendilerine yakın görmeyen insanlara mahsus bir tavırdır. Herşeyden önce insan ne zaman, nerede ve ne şekilde öleceğini bilmemektedir. Örneğin şu an bu yazıyı okuyan kişi kendisini güvencede hissediyor olabilir. Ancak ansızın meydana gelebilecek bir olay veya bu yazıyı okuduktan yarım saat sonra bineceği arabanın kaza geçirmesi, merdivenlerden inerken ayağının takılıp düşmesi kolaylıkla bu kişinin ölümüne neden olabilir. Oysa Allah kesin olarak bildirmektedir ki, ölüm meleğini karşısında gören her insan ertelediği şeylerden dolayı büyük bir pişmanlık duyacaktır ve "Keşke hepsini yapsaydım" diyecektir. Bu tarifi mümkün olmayan ve asla dönüşü de bulunmayan pişmanlık, Kuran'da şu şekilde haber verilmiştir:


“O gün, zulmeden, ellerini (hınçla) ısırarak (şöyle) der: "Ah keşke, elçiyle birlikte bir yol edinmiş olsaydım," "Vah yazıklar bana, ne olurdu da filanı dost edinmeseydim." "Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kuran'dan) saptırmış oldu..."” (Furkan Suresi, 27-29)


Asıl Cezanın Ahirette Verilecek Olması: Allah'ın vereceği asıl cezanın bu dünyada değil, ahirette verilecek olması da birçok insanı yanıltan durumlardan biridir. Eğer Allah yapılan her vicdansızlığın karşılığını o an verseydi, insanlar bir kez karşılık aldıktan sonra bir daha vicdansızlık yapamazlardı. Dolayısıyla, Allah'ın yapılan vicdansızlıklara hemen karşılık vermemesi insanları aldatmamalıdır, çünkü her birinin karşılığı ahirette eksiksiz olarak verilecektir. Allah bu yanlış mantıkta olanları bir ayette şöyle haber vermektedir:


“… Ve kendi kendilerine: "Söylediklerimiz dolayısıyla Allah bize azap etse ya." derler. Onlara cehennem yeter; oraya gireceklerdir. Artık o, ne kötü bir gidiş yeridir.” (Mücadele Suresi, 8)


“Ertelemek ancak inkarda artıştır...” (Tevbe Suresi, 37)



Bazı insanlar ahireti düşünmedikleri için dünyada türlü bahanelerle, yalanlarla vicdanlarını rahatlatmaya çalışabilirler. Bu onlara geçici bir rahatlık sağlayabilir ve vicdanlarının emrettiği gerçeklerden kısa süre de olsa kaçmalarına neden olabilir. Ancak vicdanlarını mazeretlerle susturanların sonu, bir ayette şöyle haber verilir:


“Zalimlere kendi mazeretlerinin hiçbir yarar sağlamayacağı gün; lanet de onlarındır, yurdun en kötüsü de.” (Mümin Suresi, 52)


İnsanın yapması gereken, Allah'ın kendisine lütfettiği her günü, O'nun rızasını kazanmak için Kuran'da bildirilen ahlaka en iyi şekilde yaşamaya çalışmak ve ”İleride yaparım mantığı”nın kendisini sürükleyeceği sonsuz azabı iyice düşünerek bu tavırdan titizlikle kaçınmaktır.

İnsan gayret edip irade göstererek Allah’ın izniyle cenneti kazanabilecekken, tembellikler ve ertelemeler yüzünden dünyasını da sonsuz ahiret hayatını da kaybedebileceğini unutmamalıdır. Hayır getirecek bir işin ertelenmesi kişiye umulmadık kayıplar getirilebilir. Ertelemekten vazgeçen kişi ise sürekli olarak ilerler. Çok kısa sürede olgunlaşmış ve imanında derinlik elde etmiş olduğunu görür.

Ertelemeden, zamanında yapılan bir ibadet, geciktirmeden yerine getirilen bir güzel ahlak özelliği, Müslüman için kazançtır. Ayrıca müminin Yüce Rabbimiz’e olan teslimiyetini, sevgisini, inancını, imanını göstermesi için birer vesiledir.

Ünlü İslam alimi İmam Gazali de bir sözünde insanın ilerisi için yaptığı planları uygulamaya belki de hiç fırsatı olamayacağına ve ölümün yakınlığına şöyle değinir:


”Nice nefes alanlar vardır, aldıkları son nefesi geri vermeden ansızın ölüm onları yakalamıştır. Öyleyse gerçekte senin sahip olduğun sadece bir nefesten ibarettir; ne bir gün ve ne de bir saat! Bir nefesi bile geçirmeden Allah'a itaate ve tevbeye yönel. Belki de ikinci bir nefese erişemeden ölüm seni yakalar! İmam Gazali, Cennete Doğru, (Yedi Geçit), Minhacü'l-Abidin, sf. 118)

STRES VE SIKINTI KALBE OLUMSUZ ETKİ EDER

Allah, “öğüt ve hatırlatma” olarak indirdiği Kuran’la insanlara, kendileri için “seçip beğendiği” (Maide Suresi, 3) dini bildirmekte, ayetlerle onlara kurtuluş yolunu göstermektedir.
İnsanlar ancak Allah’ın kendileri için en uygun yaşam şekli olarak belirlediği hayatı yaşayarak ve Allah’ın emir ve tavsiyelerine uyarak dünya hayatında mutlu ve huzurlu olabilirler. Nitekim Müslümanlar iman ettikleri ve Allah’ın emir ve tavsiyeleri doğrultusunda yaşadıkları için bütün hayatlarını huzur ve rahatlık içinde geçirirler. İman etmeyen ve Kuran ahlakından yüz çeviren insanlar ise hiçbir zaman gerçek anlamda mutlu olamazlar. Zira bir insanın mutlu olabilmesi için öncelikle vicdanen rahat olması, sıkıntı içinde yaşamasına sebep olacak bir durum içinde bulunmaması gerekir. Vicdanın rahat olması da yalnızca iman etmek ve Allah’ın emrettiği ahlakı yaşamakla mümkündür.

Allah insanın kalp rahatlığını ve gerçek huzuru yalnızca Allah'a imanla elde edebileceğini bir ayetinde şöyle bildirmektedir:

Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur. (Rad Suresi, 28)

Ayetten de anlaşıldığı gibi, Allah’ı anmayan inkarcıların kalpleri hiçbir şekilde tatmin bulmaz ve ne yaparlarsa yapsınlar gerçek huzur ve mutluluğu yakalayamazlar. Aksine tüm hayatlarını stres, sıkıntı, üzüntü ve kaygı içinde geçirirler.

Kaygı, stres ve sıkıntı kalp krizi riskini arttırır

İman etmeyenlerin kendi aralarında yaşadıkları öfke, korku, güvensizlik, umutsuzluk, endişe dolu stresli ve sıkıntılı hayat kalplerini ve aynı zamanda tüm bedenlerini çok yorar, vücutlarındaki denge bozulur ve bedenlerinde oluşan gerilim karşısında vücutları tepki göstererek alarma geçer. İşte bu durumun yol açtığı en önemli hastalıklardan biri de kalp krizidir.

Her şeyi kendine dert edinen, her olayda üzüntüye ve öfkeye kapılacak bir yön bulan, tüm hayatlarını endişe ve karamsarlık içinde yaşayan insanlar kalp krizi geçirme riskiyle birinci dereceden karşı karşıyadırlar. Bilimsel bulgular stres, endişe, öfke gibi duyguların kalp krizinde çok önemli rol oynadığını ortaya koymakta, dünyada ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer alan kalp damar hastalıklarına yol açan önemli unsurlardan birinin stres ve sıkıntılar olduğunu kaydetmektedir. Uzmanlar endişeli, telaşlı, sinirli, öfkeli, agresif, rekabetçi insanların kalp krizi oranlarının, bu davranışları daha az gösteren insanlardan daha fazla olduğunu belirtmekte, stres derecesi ne kadar yüksek ise kandaki akyuvarların tepkisinin o kadar zayıfladığını ifade etmektedirler.

Müslümanlar Allah’a güvenip dayanırlar ve hiçbir olay karşısında sıkıntıya kapılmazlar

İman edenler Allah’a tevekkül ettikleri ve hiçbir olay karşısında paniğe, üzüntüye, ümitsizliğe kapılmadıkları için bedenen de sağlıklı ve zinde kalırlar. Allah'a güvenip dayanmalarının, başlarına gelen her şeyi Allah’tan bir hayır olarak değerlendirmelerinin etkisi genel beden sağlıklarına da olumlu olarak yansır. Onların da hastalıkları olur, onlar da yaşlanırlar, ama hastalıkları ya da yaşlanmaları stres ve sıkıntıların yol açtığı manevi çöküntüden kaynaklanmaz.

Müslümanların başlarına gelene güzel gözle bakmaları ve hiçbir şeyden paniğe ve karamsarlığa kapılmamaları Allah’a olan sevgilerinin ve bağlılıklarının bir göstergesidir. Onlar Allah’ın yarattığı her şeyde kendileri için bir güzellik olduğunu bilir, her işlerinde Allah’ı dost ve vekil edinir, O’na sığınırlar. Nitekim Allah tüm insanlığa göndermiş olduğu Kuran’da vekil olarak Kendisinin yeteceğini, her şeyin Kendi kontrolünde olduğunu bildirmiş, insanlara kadere teslim olmayı ve tevekküllü davranmayı öğüt vererek kaygıdan, endişeden, paniğe, sıkıntıya kapılmaktan onları men etmiştir. Bu konuda Kuran’da çok fazla ayet bulunmaktadır. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:

Allah'a tevekkül et; vekil olarak Allah yeter. (Ahzab Suresi, 3)

De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim Mevlamızdır. Ve mü'minler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51)

Allah bir ayetinde de Peygamberimiz (sav)'e sıkıntıya düşmemesi için tavsiyede bulunmaktadır:

Bir Kitap'tır ki onunla uyarman için ve mü'minlere bir öğüt olmak üzere sana indirildi. Öyleyse bundan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın. (Araf Suresi, 2)

Bir başka ayetinde de Allah Peygamberimiz (sav)'e, onun yalnızca Kuran ahlakını tebliğden sorumlu olduğunu ve hidayeti verecek olanın ancak Kendisi olduğunu hatırlatmakta, bu nedenle insanlar hiyadet bulmadığında kendisini üzmemesini ona tavsiye etmektedir:

Onlar mü'min olmayacaklar diye neredeyse kendini kahredeceksin (öyle mi?) (Şuara Suresi, 3)

Gerçek şu ki, sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin, ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir; O, hidayete erecek olanları daha iyi bilendir. (Kasas Suresi, 56)


Allah insanları her şart ve olayda tevekküllü olmaya, her şeye hayır gözüyle bakmaya, gerçekleşen her şeyin Allah’tan olduğunu bilerek yaşamaya çağırmakta, kalpte sıkıntı duymaktan, üzülmekten, gereksiz yere endişeye kapılmaktan onları men etmektedir.

Stres ve sıkıntı pek çok hastalığa yol açmaktadır

Her şeyde strese ve karamsarlığa kapılan insanlar bu davranışlarıyla kendilerini maddi ve manevi zarara uğratırlar. Kalp rahatsızlıklarının yanı sıra strese bağlı olarak ortaya çıkan rahatsızlıkların başlıcaları; tansiyon hastalıkları, migren, bazı kemik hastalıkları, böbrek dengesizliği, solunum bozuklukları, alerjiler, beyinde büyüme meydana gelmesi gibi sorunlardır. Uzmanlar stresin yıkıcı etkilerinden korunmak için sakin ve dengeli bir yapıya, rahat, huzurlu, güvenli ve kaygıdan uzak bir ruh haline sahip olunması gerektiğini ifade etmektedirler. Huzurlu, dengeli ve rahat bir psikoloji ise, ancak Allah’a ve Allah’ın şiarlarına olan gönülden bağlılıkla ve Kuran ahlakının eksiksiz yaşanmasıyla mümkündür.

20 Ekim 2009 Salı

ŞEYTAN İNSANLARA ÜMİTSİZLİK AŞILAMAK İSTER

Şeytan kendini dost edinen insanlara her zaman kendine güvensizliği, gelecekten yana ümitsiz olmayı, olaylara hep karamsar açıdan bakmayı telkin eder. İnsanların iman etmelerini, Allah'a karşı itaatli olmalarını, kadere teslim olmuş, tevekküllü, ümit ve şevk dolu bir şekilde yaşamalarını istemez. Çünkü bu sayılanların hepsi hem Allah'ın beğendiği ve O'na yakınlaştıran hem de din ahlakının yaşanması için zorunlu olan özelliklerdir. Şeytan ise insanların Allah'a yakınlaşmalarını, Allah'ın dinini şevkli ve kararlı bir biçimde yaşamalarını istemez. Bu yüzden kişiyi ümitsizlik telkiniyle yılgınlığa, şevksizliğe, karamsarlığa, çaresizliğe ve bıkkınlığa sürüklemeye çalışır.

Şeytanın mümine yaptırmak isteyip de yaptıramadığı şeylerden biri de olumsuz gibi görünen şartlarda ümitsizliğe düşürmektir. Şeytan yalnızca samimi müminlere güç yetiremez, onları kendi yanına çekemez. Çünkü müminler imanlarından dolayı her zaman Allah'ın emir ve tavsiyelerine uyarlar. Ümitvar olmak Allah'ın Kuran'da bildirdiği kesin bir emirdir. Bu nedenle iman edenlerin bu konuda da farklı bir tutum göstermeleri söz konusu olamaz. Zira Allah ayetinde müminlere, "... Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden umut kesmez" (Yusuf Suresi, 87) buyurmaktadır. Bu yüzden müminler böyle bir ruh haline girmekten şiddetle kaçınırlar.

Aynı şekilde, diğer Kuran ayetlerinde de umutsuzluğa kapılmak kınanmakta ve inkar edenlerin olumsuz bir özelliği olarak anlatılmaktadır. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:


İnsan, hayır istemekten bıkkınlık duymaz; fakat ona bir şer dokundu mu, artık o, ye'se düşen bir umutsuzdur. Oysa ona dokunan bir zarardan sonra tarafımızdan bir rahmet taddırsak, mutlaka: "Bu benim (hakkım)dır. Ve ben kıyamet-saatinin kopacağını da sanmıyorum; eğer Rabbime döndürülsem bile, muhakkak O'nun Katında benim için daha güzel olanı vardır." der. Ama andolsun Biz, o kâfirlere yaptıklarını haber vereceğiz ve andolsun onlara, en kaba bir azabtan taddıracağız. (Fussilet Suresi, 49-50)

Allah'ın ayetlerini ve O'na kavuşmayı 'yok sayıp inkâr edenler'; işte onlar, Benim rahmetimden umut kesmişlerdir; ve işte onlar, acı azab onlarındır. (Ankebut Suresi, 23)


Ümitsizliğe düşen, isyana kapılan kişi şeytanın tuzağına düşmüş, onun emirlerini yerine getirmiş olur. Her zaman ümitvar olan, geleceğine daima ümitle bakan mümin ise hem Allah'ın hoşnutluğunu ve ahiret sevabını kazanır, hem de Allah'ın bir nimeti olarak dünyada da sağlıklı ve mutlu bir yaşam sürer. Her şartta ümitvar, Kuran'a sıkı sıkıya bağlı ve Allah'ı çok yakın dost edinmiş olacağı için şeytan ümitsizliğe kapılması yönünde onu kandıramayacaktır. Bu konu din ahlakının özünü oluşturan önemli konulardan biri olduğu için mümin Kurani her konuya olduğu gibi bu konuya da oldukça titizlik gösterir.

Konunun bir diğer yönü de, Allah'ın dininin yaşanmasını istemeyen şeytanın, insanlara her zaman din dışı ahlak modellerini yaşatmak istediği ve ümitsizliğin de bu modelin bir parçası olduğudur. Öyle ki bazı toplumlarda ümitsizlik adeta bir yaşam felsefesi haline gelir. Şeytanın etkisine aldığı insanlar, ümitsizliğin ve karamsarlığın dile getirildiği, şarkılardan, filmlerden ve anlatımlardan nefsani bir lezzet duyar hale gelirler.

Oysa ümitsiz insanın aklı, mantık örgüsü, yargı ve muhakemesi sağlıklı karar almaya uygun değildir. Ümitsizlik insanın fizik ve akıl sağlığını kaybetmesine neden olduğu gibi, şiddetine göre kimi insanları kendi hayatına son vermeye, intihar etmeye kadar sürükleyen bir ruh hastalığıdır. Elbette böyle bir insanın Kuran ahlakını gereği gibi yaşaması beklenemez. Bu da şeytanın son derece işine gelen bir durumdur. Çünkü bu şekilde insanları din ahlakından ve ahiretten bir beklentileri olamayacak biçimde saptırmış, kendisiyle birlikte sonsuz azaba sürüklemiş olur. Zaten insanlık tarihi boyunca şeytanın en büyük hedefi de budur.

Ümitsiz insan kendine olduğu gibi etrafındaki insanlara da olumsuz ve karamsar bir hal aşılar. Bu tutumuyla adeta şeytanın bir yardımcısı gibidir. Çünkü şeytan insanlara yerleştirmek istediği ruh halini onun vasıtasıyla telkin etmektedir. Böyle bir tutumla da insan -bilerek ya da bilmeyerek- şeytanın hizmetine girmiş olur. Oysa insan şeytana değil, Allah'a kulluk etmek için, Allah'ın dinine hizmet etmek için yaratılmıştır.

19 Ekim 2009 Pazartesi

DÜNYA ANCAK ALLAH'IN KORUMASINA TESLİM OLMAKLA RAHAT YAŞANABİLECEK BİR YERDİR


Üzerinde yaşadığımız dünya bizim bildiğimiz ve bilmediğimiz sayısız dengenin her an korunması ile varlığını sürdürebilmektedir. Galaksilerin, yıldız ve gezegenlerin dönüş hızları, yoğunluklukları ve sıcaklıkları, evrenin genişleme hızı ve kütlesi, besin döngüsü, su döngüsü, azot döngüsü bu hassas dengelerden yalnızca bazılarıdır. Dünya üzerinde canlı cansız varlıkların ayakta kalabilmeleri, söz konusu dengelerin her an olağanüstü ince hesaplarla, son derece kusursuz bir şekilde işlemesine bağlıdır. Mükemmel bir uyum içerisinde işleyen bu sistemler zincirine ait sayısız halkadan tek bir tanesinin bile eksik olması ya da işlevinde bir sorun olması, insanın hayal dahi edemeyeceği aksaklıklara yol açar. Öyle ki bu sorun dünyadaki canlılığın tamamen yok olmasına neden olabilir.

Ne var ki gündelik hayatın koşuşturmasına aldanan bazı insanlar evrendeki mucizevi dengelerden neredeyse tamamen habersiz bir şekilde yaşarlar. Üstelik kendi hayatlarının da bu olağanüstü hassas sistemlerin belirli bir düzen içinde işlemesine bağlı olduğunu hiç düşünmezler. Bu kişiler ancak kendi küçük dünyalarında olup bitenlerle ilgilidirler ve yalnızca bu küçük dünyada yer alan unsurları, örneğin işyerlerinde ya da okullarında meydana gelen olayları, aile bireyleriyle, arkadaşlarıyla aralarındaki ilişkileri, hobilerini ve bunlara benzer birkaç konuyu önemserler. Oysa etraflarında görüp incelemeleri gereken sayısız ayrıntı vardır.

Bu gerçekleri araştırmaya başlayan ve evrendeki büyük sistemlerin adeta pamuk ipliğine bağlıymış gibi son derece hassas dengelere sahip olduğu gerçeğiyle yüzleşen bazı insanlar, bu kez de büyük bir korku ve endişeye kapılır, örneğin ani bir depreme yakalanma, yıldırım çarpmasına maruz kalma gibi korkulara esir olmaktan kendini alamaz ve tedirginlik içinde yaşamaya başlarlar. Elbette bu da yanlış bir davranış biçimidir. Doğru olan ise, tüm bu hassas dengelerin bütünüyle Allah’ın kontrolünde olduğu gerçeğini görebilmektir.

Evreni kuşatan hassas dengeler

Uçsuz bucaksız karanlık bir boşluğun içinde hiç durmadan dönmekte olan dünyada ve dünyanın yer aldığı evrende her an sayısız olay yaşanmaktadır. Bu olayların her biri, içlerinde barındırdıkları tüm detaylarıyla birlikte son derece büyük birer mucizedir. Ne var ki iman etmeyen ve Allah’ın bu olaylar üzerindeki kontrol ve hakimiyetini fark edemeyen bir kişiye göre tüm bunlar oldukça ürkütücüdür. Örneğin atmosferin üst tabakalarında her an yaşanmakta olan meteor bombardımanı iman etmeyenleri endişeye sürükleyebilecek olaylardan biridir. Oysa bu bombardımanın her anı Allah'ın kontrolündedir. Zira Allah dünyayı çevreleyen atmosferi özel olarak bu amaçla yaratmıştır. Saniyede ortamala 40 kilometre hızla dünyaya yönelen meteorlar atmosfere girdikten sonra sürtünme etkisiyle yanmaya başlamakta, böylece yılda ortalama 50 bin meteor atmosfer tarafından zararsız hale getirilmektedir. Görüldüğü gibi, dünya atmosfer adı verilen güçlü zırh vesilesiyle her an büyük felaketlerden korunmaktadır. Başıboş olması halinde evrendeki canlılığın tek bir an içinde ortadan kalkmasına yol açabilecek büyüklükte bir tehlike, Allah’ın yarattığı bu muhteşem sistem vesilesiyle tehlike olmaktan çıkmakta, aksine Allah’ın sonsuz sanatının mükemmelliğini vurgulayan eşsiz bir Yaratılış harikasına dönüşmektedir.

Dünyanın hemen altında kaynayıp duran bir mağma olması da Allah'a tevekkül etmeyen bir insanı büyük bir korkuya sürükleyebilecek bir olaydır. Bilindiği gibi, dünyanın merkezine doğru inildikçe ısı her kilometrede 30 derece artar. Çekirdekte ise bu ısı 4500 derece gibi olağanüstü bir sıcaklığa erişir. Yerin sadece bir kilometre altında 60 dereceye yakın bir sıcaklık hakimdir. Ne var ki bütün insanlığı ilgilendiren bu durumdan çoğu insanın haberi bile yoktur. Oysa dünya üzerindeki herkes bu olayın yol açabileceği muhtemel bir tehlikeden Allah’ın yaratmış olduğu muazzam sistemler sayesinde uzak kalmakta ve rahatça yaşamaktadır.

Hiç şüphe yok ki Allah’ın bu dünyanın yaşanabilir olması için yarattığı sistemler saymakla bitirilemez. İnsanlar Allah’ın kalplerine yerleştirdiği, ancak kendilerinin farkında olmadıkları doğal bir teslimiyet ruhuyla bu dünyada huzurlu bir şekilde yaşamaya devam etmektedirler. Müslümanlar ise bütün bu hassas dengelerin farkında olarak ve Allah’a gönülden tevekkül ederek, O’nun yarattığı mükemmellikleri ve eşsiz sanatını görüp, O’nun yüceliğini her an tesbih ederek yaşamaktadırlar.

18 Ekim 2009 Pazar

ÖLÜMÜN YERİ, ZAMANI VE ŞEKLİ KADERDE BELİRLİDİR

Ölüm, her olay gibi, Allah'ın dilemesiyle hayır ve hikmetle gerçekleşir. Bir insanın doğum tarihi nasıl belliyse, aynı şekilde ölüm tarihi de daha o doğmamışken, dakikasına, saniyesine kadar bellidir. İnsan da kendisine verilen süreyi her saniye biraz daha tüketerek, o son ana doğru hızla yaklaşır. Herkesin ölümünün yeri, zamanı ve şekli kaderinde belirlenmiştir.

Buna rağmen insanların bir kısmı ölümün, Allah'ın ona sebep olarak yarattığı olaylar zincirinin bir sonucu olduğunu sanırlar. Her gün gazetelerde ölüm haberlerini okur, ardından da, "Eğer bir tedbir alınsaydı sonuç bu şekilde olmazdı; şöyle yapılsaydı ölmezdi" gibi cahilce mantıklar yürütürler. Halbuki her insan kendisine tanınmış süreden ne bir saniye eksik ne de bir saniye fazla yaşayamaz. Ancak, imanın verdiği bilinçten uzak olan insanlar, her olaya olduğu gibi ölüme de tesadüfler zincirinin bir parçası olarak bakarlar. Allah Kuran'da, tamamen inkarcılara özgü olan böyle çarpık bir zihniyetten müminleri sakındırır:

Ey iman edenler, inkar edenler ile yeryüzünde gezip dolaşırken veya savaşta bulundukları sırada (ölen) kardeşleri için: "Yanımızda olsalardı, ölmezlerdi, öldürülmezlerdi" diyenler gibi olmayın. Allah, bunu onların kalplerinde onulmaz bir hasret olarak kıldı. Dirilten ve öldüren Allah'tır. Allah, yaptıklarınızı görendir. (Al-i İmran Suresi, 156)

Ölümü bir tesadüf sanmak büyük bir akılsızlıktır. Ve bu durum, üstteki ayetten de anlaşılacağı gibi, insana büyük bir manevi azap, karşı konulamaz bir sıkıntı verir. İnkar edenler, yakınlarını ve sevdiklerini kaybettiklerinde bu büyük azabı yaşarlar. Ölenin aslında bir kurtulma ihtimali olduğunu, fakat aksilik, tedbirsizlik gibi durumlar yüzünden zamansız öldüğünü düşünürler. Bu düşünce de onların üzüntü, pişmanlık ve acılarının katlanarak artmasına neden olur. Çektikleri bu sıkıntı ve acı, gerçekte inançsızlıklarının azabından başka bir şey değildir.

Oysa olayın çok önemli bir sırrı vardır; ölümün sebebi, ne bir kaza, ne bir hastalık, ne de başka bir şeydir. Bütün bu sebepleri yaratan Allah'tır. Kaderimizde belirtilen süre dolduğu zaman, yukarıda sayılan sebeplerden herhangi bir tanesi nedeni ile hayatımız sona erer. Ve insan, elindeki tüm maddi imkanını seferber etse dahi, kendisi için belirlenmiş olan ölüm zamanından bir an bile fazla yaşayamaz. Kuran'da bu İlahi kanun şöyle haber verilir:

Allah'ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölmek yoktur. O, süresi belirtilmiş bir yazıdır... (Al-i İmran Suresi, 145)

HER İNSAN TEK BAŞINA HESAP VERECEK

Genelde nefiste sorumluluğu hep başkasına yükleme, hatayı başkasında görme eğilimi vardır. Nefsine uyan bir insan, sıkıntılı veya rahatsız edici birşey yaşadığında sebebinin hep başkaları olduğunu düşünür. İş yerlerinde, arkadaşların birbirleriyle olan ilişkilerinde, aile içi meselelerde, yani insanların birbirleriyle olan diyaloglarında yaşanan anlaşmazlıklarda, hep karşı tarafın yüzünden sorun çıktığına inanılır. Nefis insana, aslında kendisinin son derece iyi niyetli olduğunu, ancak kendisine haksızlık yapıldığını düşündürebilir. Nefse kulak verilirse, kişi bu telkinlerle kendisini sürekli aldatabilir. Bir türlü anlaşılamadığı, anlatmak istediklerini, düşüncelerini, niyetini ifade edemediği inancını taşır, ama kendi eksiklerinin, hatalarının farkına varamaz. Dolayısıyla bu hatalarını düzeltme, eksikliklerini giderme imkanı da olmaz.

Haksızlığa uğradığına ve konuların hep başka sorumluları olduğuna kendini inandırmış bir kişinin olayları algılayıp değerlendirme şekli de son derece yüzeyseldir. Üstelik çoğu zaman fevri, akılcı olmayan, duygusal ve en önemlisi Kuran ahlakına uymayan tepkiler gösterebilir. İçinde bulunduğu durumu akılcı ve mantıklı bir bakış açısıyla değerlendiremediği için, karşısındakini ve çevresindekileri de olmadık şeylerle itham edebilir. Hem kendisine hem de yakınlarına olumsuzluk verecek bir ruh hali içerisinde olur. Sürekli karşısındakileri suçlayan, akılcı düşünemeyen, mağdur olduğuna inanmış hatta bunu adeta saplantı haline getirmiş bir insanın, çevresindekilere olumlu, güzel, sevgi dolu bir yaklaşımı olması, bunu candan hissettirmesi de mümkün olmayacaktır. Hatta, bu bakış açısına sahip bir kişi konuşmasa bile, varlığıyla negatif bir elektrik yayacaktır.

Bir insan eğer Kuran ahlakını tam yaşamıyorsa ve derin bir imana sahip değilse, elinde buna dair hiç bir bilgi olmamasına rağmen bu dünyada sanki hep uzun yaşayacakmış gibi bir hisse kapılabilir. Her ne kadar çevresinde ölüme dair yüzlerce örnek görse de, imtihanın bir sırrı olarak, çevrede bu açık gerçeği unutturabilecek ve onu gaflete sürükleyecek pek çok detay da vardır. Halbuki dünya, her bir birey için tek tek, Allah tarafından, kişilere has bir kaderle yaratılmıştır. Uzun yaşayan örneklerin var olması kişinin kendisinin de uzun yıllar yaşayacağı manasını taşımamaktadır. Herkesin kaderi farklıdır. Herkesin tek bir nihai sonu vardır. Herkes Ezeli ve Ebedi olan, Diri ve Kaim olan Yüce Rabbimiz'e varacaktır. Ve herkes tek tek kendi kaderinde belirlenenlere göre, başkalarından bağımsız olarak, sadece kendisine has olan kaderiyle imtihan olmaktadır. Dolayısıyla “Hep ben iyi davranışlarda bulundum, alttan aldım, sabır gösterip hakkımdan feragat ettim biraz da karşı taraf yapsın” gibi küçük mantıklarla insan niyetini sarsmamalıdır. Müslüman, her koşulda Allah için tevekküllü olur, her koşulda Allah için sabır gösterir. Ve bunu bir ömür boyu şevkle, zevkle yapar, asla güzel ahlak göstermekten taviz vermez. Her defasında Allah rızası için güzel olan davranış ne ise onu uygular. Tek başına Allah’a varacağını, tek başına hesap vereceğini ve hesabını da hiç kimseyle paylaşmayacağını unutmaz. Kimse onun günahını yüklenmeyecektir. Yahut hiç kimse onun tek başına Allah’a adayarak yaptığı amellerine ortak olmayacaktır. Yalnızca niyetine göre bir tek kendisi yaptıklarından sorumlu olacaktır.

Hiçbir günahkar bir başka günahkarın günahını yüklenemez. Eğer yükü ağır olan kimse (bir başkasını) onu taşımaya çağırsa, -bu, yakın-akrabası da olsa- kendisine ondan hiçbir şey yükletilmez. Sen, yalnızca gayb ile Rablerinden 'içleri titreyerek-korkmakta' olanları ve dosdoğru namazı kılanları uyarırsın. Kim temizlenip-arınırsa, artık o, kendi nefsi için temizlenip-arınmıştır. Sonunda dönüş Allah'adır. (Fatır Suresi, 18)

Bunun yanı sıra insan kendi adaletini kendi kendine sağlama eğiliminde değil, Allah’ın adaletine teslim olma yönünde bir bakış açısına sahip olmalıdır. Olayların Allah’ın takdirinden uzak (Allah'ı tenzih ederiz), tesadüfen geliştiğini zanneden insanlarda genelde kendi adaletini kendisi sağlama eğilimi vardır. Bu aslında kişinin içinde bulunduğu gafletin bir göstergesidir. Böyle bir kişi tevekkülden, İslam ahlakından son derece uzaktır. Tevekkül ve kader bilinci ise Allah’a tam bir güveni, tam bir teslimiyeti getirir. Aksi bir durumda insan hem çok sıkıntılı bir yaşam sürer hem de çok değersiz bir varlık haline dönüşür. Denendiğini, imtihan olduğunu unutmuş, ahirette cenneti haketmek için sınandığından gafil ve habersiz, itidalsiz, akılcılıktan uzak, sevginin, sadakatin, vefanın kıymetini ve anlamını bilmeyen adeta insani tüm özelliklerini yitirmiş bir hale girer.

Çünkü tevekkülsüzlük, kişiyi ancak nefsin eseri olan mantıklara götürür. Adaletten uzaklaştırır. Öfkesine yenilip, başkalarına haksızlık yapmasına, konuyu nefsiyle değerlendirdiği için küçücük bir konuyu büyütmesine, kolaylıkla kapanacak bir konuyu önemli bir mesele haline getirmesine sebep olabilir. Nefis insanı zor bir durumla karşılaştığı anda fevri hisleri dışarı vurmaya yönlendirebilir. Nefiste hemen öfkelenme, sinirlenme, karşı tarafa kızgınlıkla açıklama yapma, üzülme, tartışmaya girme gibi dürtüler var olabilir. Şeytanla aynı safta olan nefis, insanı akılcı düşünmekten uzaklaştırır.

Oysa vicdan, akıl ve Allah korkusu insanda çok güzel ve sağlam bir kontrol mekanizması meydana getirir. Nefiste bu gibi hislerin oluşması onlara kapılıp gitmeyi gerektirmez. Allah korkusunu taşıyan bir insanla taşımayan bir insan arasındaki farklar bu noktalarda kendini gösterir. Allah Al-i İmran Suresinin 134’üncü ayetinde şöyle buyurmuştur: Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever.

İmanlı insan Allah korkusundan dolayı aklıyla hareket eder. Müslüman kendisini manevi olarak kirletecek bu tarz nefis oyunlarından uzak durur. Biraz düşünür ve hemen güzelden, doğrudan yana seçim yapar. Çünkü aksinin ne maddi olarak ne manevi olarak hiç bir getirisi yoktur. Nefse uymak ahirette de, dünyada da yalnızca kayıp getirir. Öte yandan kaderi düşünerek, tevvekkül edip, Kuran ahlakıyla hareket eden bir insan da manevi olarak yükseldikçe yükselir. İmanı güçlendikçe güçlenir.

Hiç kimse unutmamalıdır ki, herkes kendi yaptıklarından sorumlu tutulacaktır. İnsanın karşısına çıkan bazı kişilerin sergilediği gaflet içindeki tavırlar, kişinin o olumsuzluğa uyması için asla bir bahane olamaz. Kişi seçimini tamamen kendisi yapar. Mümin her koşulda Kuran’a uygun sözler söyleyebilecek, olgun tavır sergileyebilecek bir güce sahiptir.

17 Ekim 2009 Cumartesi

ALLAH SEVGİSİ İNSANA BÜYÜK BİR MANEVİ GÜÇ VERİR

Peygamberler Allah’a bağlılıklarıyla, derin Allah korkuları ve Allah’a olan güçlü sevgileriyle bütün Müslümanlara örnek olmuşlardır. Allah’ın kendilerine verdiği tebliğ görevini hakkıyla yerine getirmiş, insanları kötülükten men etmiş, iyiliği emrederek onları güzel ahlaka davet etmişlerdir.

Peygamberleri üstün kılan çok sayıdaki özellikten biri de, inkarcılar tarafından kendilerine yöneltilen baskı ve şiddet karşısında gösterdikleri güçlü, mütevekkil ve kararlı yapıdır. Peygamberleri kendilerine örnek alan Müslümanlar da yaşadıkları toplum içinde akılcı düşünce ve davranışları, güçlü kişilikleri ve samimi üslupları, asil görünümleriyle dikkat çekerler. Peygamberler gibi, onlar da hiçbir olay karşısında korku ve üzüntüye kapılmaz, her olayı hayırla değerlendirir ve etraflarındaki insanları durmaksızın iyiliğe davet ederler. Allah’ı çok anar, karşılaştıkları her olayı tek dostları olan Allah'ın yarattığını bilir, şeytanın boş vaatlerini tereddüt dahi etmeden aşar, dünyanın geçici heveslerine tamah etmezler.

İman edenlerin bu üstün özellikleri; dünyanın aldatıcı süsüne meyletmemeleri, hiçbir olayda paniğe, üzüntüye kapılmamaları, korkmamaları ve her zaman itidallerini korumaları, Kuran ahlakını bilmeyen ve yaşamayan insanlar tarafından hayretle karşılanabilir. Özellikle de, dinlerini yaşamamaları ve Allah’ın dinini tebliğ etmemeleri için inkarcıların baskı ve şiddetine maruz kalmalarına, dahası onlar tarafından sürgün, hapis ve hatta ölümle tehdit edilmelerine rağmen, salih müminlerin yine de son derece rahat, mutlu ve huzurlu bir hayat yaşamaları iman etmeyenlerin asla kavrayamadıkları bir durumdur.

Müslümanlar inkarcıların baskı ve tehditlerine rağmen çok huzurlu bir yaşam sürerler

Güzel ahlakı savunuyor ve insanlara tavsiye ediyor olmalarından dolayı toplumun bazı kesimleri tarafından şiddetli baskıya maruz kalan Müslümanların, karşılaştıkları her türlü zorluğa rağmen ibadetlerini ve güzel ahlakı eksiksiz uygulamaya devam etmeleri Allah’a olan bağlılıklarının açık bir göstergesidir. Hiç kuşku yok ki bunlar taklidi mümkün olan davranışlar değildir. Bu, yalnızca samimi olarak Allah’tan korkan müminlere has bir tutumdur.

Sürekli olarak Kendisi'ne yöneldikleri, dua ettikleri, yakınlığını ve rızasını kazanmak için O’nun hoşnut olacağı davranışlar sergiledikleri, dolayısıyla bütün hayatlarını yalnızca O'na adadıkları Rabbimiz'in yarattığı her olayı güzel gören Müslümanların neşelerinin sebebini merak eden, ama hiçbir şekilde anlayamayan inkarcılar, hayatları boyunca bu neşe ve huzurun küçük bir benzerini dahi yakalayamazlar. Ne kadar çok mutluluğun peşinden koşsalar da, değer yargılarının bozuk olması sebebiyle gerçek mutluluğu bir türlü bulamazlar. İman edenler ise doğal bir sevinç ve mutluluk duyarlar, Allah’ın kendilerine olan cennet vaadiyle ümitlenip sevinirler, Allah’ın kendilerine verdiği iman ile neşelenirler. Allah’ın ayetlerini görebiliyor olmaktan, peygamberlerle ve bütün takva müminlerle ahirette kardeş olma ümidini taşımaktan, Allah’ın inayeti altında olmaktan ve daha pek çok sebepten dolayı her an büyük bir neşe içindedirler. İman, benzersiz bir lüks, Allah’tan muhteşem büyük bir nimettir. Kendisine iman verilen bir kişi Allah’tan çok büyük bir lütfa erişmiştir.

Müslümanların üzerindeki manevi güç inkar edenleri korkuya sevk eder

Allah Müslümanların karşılaştıkları zorluklar ve inkarcılar tarafından kendilerine yöneltilen tehditler karşısında ümitsizliğe ve yılgınlığa kapılmamalarını ayetlerinde şöyle belirtmektedir:

Onlar, kendilerine insanlar: "Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun" dedikleri halde imanları artanlar ve: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" diyenlerdir. (Al-i İmran Suresi, 173)

Onlar ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir; kendilerine isabet eden musibetlere sabredenler, namazı dosdoğru kılanlar ve rızık olarak verdiklerimizden infak edenlerdir. (Hac Suresi, 35)

De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim Mevlamızdır. Ve müminler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51)

Müslümanların başlarına ne gelirse gelsin Allah’a bağlı kalmaları, güçlü, kendinden emin, kararlı ve aynı zamanda huzurlu hallerini devam ettirmeleri inkar edenleri şaşkınlığa uğrattığı gibi, aynı zamanda onları korkuya da sevk eder. Nitekim bu, onların hiç alışık olmadıkları bir davranış biçimidir. Onlar en ufak bir zorlukta ümitsizliğe kapılan, küçük bir olumsuzlukta hemen moralleri bozulan insanlardır. Müminlerin üzerindeki bu manevi gücün kaynağının iman olduğunu anlayamaz, gördükleri bu kararlılık karşısında dehşete kapılırlar. Allah ayetlerinde, inkarcıları, müminlerin güçlü imanları ve kişilikleri karşısında duydukları korkuyu şöyle bildirmektedir:

Sanki onlar, ürkmüş yaban eşekleri gibidirler. Arslandan korkup-kaçmışlar. (Müddessir Suresi, 50-51)

Herhalde içlerinde 'dehşet ve yılgınlık uyandırma bakımından' siz, Allah'tan daha çetinsiniz. Bu, şüphesiz onların 'derin bir kavrayışa sahip olmamaları' dolayısıyla böyledir. (Haşr Suresi, 13)

GERÇEK DOST, KULLARI İÇİN HEP GÜZELLİK İSTEYEN ALLAH'TIR


Kulları için bir imtihan ortamı olarak dünya hayatını yaratan Allah, onlar için sayısız nimetler bahşetmiştir. İhtiyacı olacak veya seveceği her türlü koşul daha insan varolmadan önce kendisi için hazırlanmıştır. Soluyacağı tertemiz hava, gökyüzünde uçan birbirinden güzel kuşlar, sayısız çeşitlilik ve güzellikteki bitkiler, son derece estetik çiçekler, eşsiz nimetler, sevdiği insanlar, kalpte coşku oluşturacak derecede sevimli ve güzel canlılar, kusursuz bir denge sistemi ve daha pek çok detayı Allah kendisi için varetmiştir.

İnsan dünyaya geldiğinde ihtiyacı olan herşeyi hazır olarak bulur. Büyük bir konforla donatılmıştır. Herşey kendi boyutlarına ve yaşam koşullarına uygundur. Meyveler, yiyecekler, tüm dünya, içeriğindeki her ayrıntıyla tamamıyla insanın yaşam koşullarına uygundur. İnsanın ise bunları elde etmek için göstermesi gereken neredeyse hiçbir çaba olmamıştır. Mükemmel bir denge ve düzenle karşı karşıyadır. Tüm bunları en ince detayına kadar onun için Rabbimiz varetmiştir.

Bunların yanı sıra imtihan ortamı olan dünya hayatı için, kullarına kılavuz olmak üzere elçileri aracılığıyla içinde hiçbirşeyin eksik bırakılmadığı bir de kitap indirmiştir. İnsanın ihtiyacı olan her konuyu içinde bulduğu, Allah’ın rızasını kazanmanın yollarının apaçık anlatıldığı bir kitap:

“...Biz Kitap'ta hiç bir şeyi noksan bırakmadık...” (Enam Suresi, 38)

İnsana doğruyu yanlıştan ayıracak, hangi davranışların ve ahlakın Allah’ın rızasına uygun olacağının tarif edildiği, ihtiyacı olabilecek her konuyu eksiksiz olarak bulacağı hikmet dolu, yol gösterici bir kitap indirilmiştir:

“Bu bir Kitap'tır ki, Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan nura, O güçlü ve övgüye layık olanın yoluna çıkarman için sana indirdik.” (İbrahim Suresi, 1)

Herşeyi kendisi için en kapsamlı ayrıntılarla hazırlanmış olarak bulan insanın üzerine düşen ise Allah’ın emir ve tavsiyelerinin bulunduğu Kuran’a uygun bir ahlakla yaşamasıdır. Yalnızca Allah’a yönelmiş bir kul olarak, hayatını, kendisi için sonsuz aklıyla en güzel detayları yaratmış olan gerçek dostunun, velisinin yani Yüce Allah’ın rızasına uygun olarak şekillendirmesidir. Sevilmeye, anılmaya, yüceltilmeye, güvenilmeye, gerçek bir dost olarak yönelinmeye tek layık olan, insana herşeyi daha kendisi bile bunlardan haberdar değilken bahşeden Allah’tır.

Allah’ın tek dostu olduğunu bilen, O’nun gücüne ve kudretine sığınmış, O’nun üstün aklına ve rahmetine güvenen bir insanın, tek vekili de Yüce Allah’tır. Allah’ın yaptığı herşeyin güzellik, hayır ve üstün bir aklın tecellisi olduğunu bilen bir insan yalnızca Rabbimiz’e güvenip, dayanır, yalnızca O’na sığınır. Dolayısıyla imtihan ortamı olarak yaratılan dünya hayatında iman eden bir insanın temel vasıflarından bir tanesi Allah’a tevekkül olmalıdır. Tevekkül insanın Allah’a güvenip dayanması, O’nu vekil edinmesidir. Her anı, muhatap olduğu her olayı Allah’ın yarattığının farkına varmış bir Müslümanın tüm hayatı boyunca Allah’a tam tevekkül ile derin bir güven içerisinde olması imanının bir gereğidir.

Kendisi hiçbir şey değil iken onu yaratan, nimetlerle her yerden çepeçevre sarıp kuşatan Allah’a gereği gibi teslimiyet göstermek imanın en temel özelliklerindendir.

Sürekli sonsuz güzel ahlakıyla hayırlar yaratan Allah’tan başka, insanın vekil edinebileceği hiçbir dostu yoktur. Dolayısıyla Kuran ahlakına uygun yaşayan bir Müslümanın hayatı boyunca tevekkül edeceği tek varlık Yüce Allah’tır. Allah, “Allah'a tevekkül et; vekil olarak Allah yeter.” (Ahzap Suresi, 3) diye buyurmuştur.

Şeytanın Taktiği

KORKU VERMESİ

Müminlerin Allah'a olan yakınlıkları şeytana karşı manevi bir kalkan oluşturur. Allah'a teslim olmak, O'nu zikretmek, yeryüzündeki her olayın O'nun kontrolünde olduğunu bilmek ve katıksızca O'na yönelmek, müminlere önemli bir manevi güç sağlar. Şeytan her fırsatta müminlerin bu manevi güçlerini zayıflatacak yollar dener. Bu yollardan biri de insana Allah korkusu dışında başka "korku"lar vermektir.Şeytanın bu silahı kullanmasının önemli bir nedeni vardır. Korku, şuurun kapanmasına, Allah ile bağlantının kopmasına ve tevekkülün ortadan kalkmasına sebep olabilir. İhlasını koruyan bir mümin için böyle bir durum söz konusu olmaz. Şeytan ancak vicdani hasta olanları gaflet içinde olan, şuuru geçici olarak veya tümüyle kapanmış kimseleri etkiler. Bir Kuran ayetinde asıl korkulması gereken gücün Allah olduğu şöyle bildirilir: İşte bu şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın, eğer mü'minlerseniz, Ben'den korkun. (Al-i İmran Suresi, 175)Müminler için dünya, bir kadere bağlı olarak yaşadıkları geçici bir mekandır. Korkacakları tek varlık da bu dünyanın ve kaderin yegane hakimi Allah'tır.Mümin olmayanlar ise dünyayı, birbirinden bağımsız olay ve insanların yer aldığı kontrolsüz bir mekan zannederler. Şeytan herhangi bir vesile ile bu insanların kalplerine kolaylıkla korku sokar. Artık karşılarına çıkan her olay onlara göre sonu belli olmayan bir bilinmeyendir. Ölüm korkusuyla, fakirlik korkusuyla, gelecek korkusuyla Allah'a değil, sayısız putlarına sıkıca sarılırlar.Şeytanın "korku" telkini mümin topluluğu içinde bulunan, ancak kalplerinde hastalık bulunan kimseler üzerinde de etkili olur. Allah yolunda bir güçlükle karşılaştıklarında kendilerini teslim alan bu korku, içinde bulundukları gafletin ortaya çıkmasını sağlar. Örneğin sıcak savaş ortamında korkularına yenik düşen bir grup insanın durumu Kuran'da şöyle bildirilmiştir: İman edenler, derler ki: "(Savaş izni için) Bir sure indirilmeli değil miydi?" Fakat, içinde savaş (kıtal) zikri geçen muhkem bir sure indirildiği zaman, kalplerinde hastalık olanların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş olanların bakışı gibi sana baktıklarını gördün... (Muhammed Suresi, 20)Tevekküllü kişi kendisini tam olarak Allah'a ve kadere teslim eder. Korkudan tamamen arınır ve Allah'a tam teslimiyetin verdiği cesaretle Allah dışında hiçbir güçten korkmaz.Yalnız burada unutulmaması gereken, müminlerin cesaretinin, inkarcıların şuursuz ve akılsız cesaretlerinden çok farklı olduğudur. Bu duygu kadere tam olarak iman etmenin, Allah'a teslimiyetin verdiği kendine güven duygusudur. Samimi olarak iman etmeyenler tarafından asla taklit edilemez. Müminlerin bu cesaretinin Kuran'da birçok örneği vardır.Örneğin Hz. Musa ve beraberindekiler, deniz ile Firavun'un ordusu arasında sıkıştıklarında, aralarındaki imanı zayıf olan kimseler yakalandıkları zannıyla korkuya kapılırlar. Oysa Hz. Musa, "Hayır, Rabbim benimledir" (Şuara Suresi, 62) diyerek Allah'a teslimiyetini ve güvenini ifade eder. Allah'a iman ettikleri için, Firavun tarafından kolları ve bacakları kesilmekle tehdit edilen büyücüler de aynı korkusuzluğu göstermişlerdir. Ateşe atılan Hz. İbrahim de aynı şekilde hiçbir korku duymamıştır. Kuran'ın Ahzab Suresi'nde bahsi geçen müminlerin, düşman birlikleriyle karşılaştıkları zaman "imanları ve teslimiyetleri" artmıştır. Çünkü şeytanın korku telkini tevekkül eden kimse üzerinde etkisizdir. Allah'ın ayetinde de bildirdiği gibi, şeytanın "...iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur". (Nahl Suresi, 99)